23 Temmuz 2009

Anna Karenina - Lev Tolstoy

.

RAMMSTEIN - FEUER UND WASSER

Sanki ne söylesem yeterli olmayacak, ne söylesem romanın değerini azaltacakmışım gibi..
Sanki daha önce hiç roman okumamışım da, ilk kez böyle büyülü bir dünyaya ayak basıyormuşum gibi..
Şimdiye kadar okuduğum tüm romanları unutturacak ve “işte roman budur” dedirtecek kadar baskın, yoğun, eksiksiz, büyülü, detaylı, inanılmaz..
Anna Kareninadan bahsediyorum.. Tolstoyun büyülendiğim anlatım gücünden bahsediyorum..


Bir erkek; bir kadının içi dünyasını, tutkularını, aşkını, acılarını, yaralarını, duygularını, mutsuzluğunu, tıkanmışlığını, sıkışmışlığını, direnişini, boşluğunu, iç savaşlarını böyle eksiksiz nasıl anlatabilir?
Ve 1800 lü yıllarda yazılmış olmasına rağmen bu kadar mı zamana yenik düşmez Tolstoyun bu muhteşem eseri?
Toplumlar değişti, yaşam tarzları değişti, hepsinden önemlisi kadına tanınan haklar ve toplumların kadına bakış açıları değişti..
Ama ‘Kadın gene aynı Kadın, Aşk gene aynı Aşk’.. 


Her şeyden önce şunu da söylemeliyim, ağır okunan bir kitap bu.. Öyle “al eline bir iki günde bitir” kitaplarından değil.. Şubat 1872 - Mayıs 1876 tarih aralığında, onlarca yan karakterin de etraflarında döndüğü 7 ana karakterin hayatları ve ilişkilerine dair bir şov resmen Anna Karenina.. Bu 7 ana karakterin (3 kadın 4 erkek) hepsi de birbirinden oldukça farklılar.. Bütün karakterler derin ve detaylı anlatılmış, yaşam tarzlarından tutun da hissettiklerine kadar hiçbir detay atlanmamış.. Öyle ki kitabı okudukça şunu hissediyorsunuz: “kendimi bile bunca iyi tanımıyorum ben”.. Evet resmen kitaptaki 7 karakteri de kendinizden bile daha iyi tanımaya başlıyorsunuz okudukça..


Söylemek istediğim öyle çok şey var ki kitap hakkında, öyle çok şey uçuşuyor ki beynimde, asla tam anlatamayacağımı biliyorum kitabın ve karakterlerin üzerimde etkilerini, içimde yarattığı hisleri.. Hepsine değil ama en azından 4 ana karaktere ve yaşadıkları aşklara dair bir şeyler yazmak istiyorum..



Kitaba da adını veren, yaşam dolu ama karanlık ve hüzünlü karakterimiz ‘Anna’, etkileyici ve masum bir güzelliğe sahip. Güzelliğinin yanı sıra oldukça zeki ve birikimli, Ama sahip olduğu birikimine rağmen sade ve alçakgönüllü.. Kendini ve ruhunu parçalanmaya bırakabilecek kadar tutkulu ve derin bir kadın.. Kitabın başından sonuna kadar ona ve ruhuna hayran kalıyorsunuz.. Kendinden yaşça epey büyük, soğuk, duygusuz, acımasız ve kariyer düşkünü bir kocası var. Ve çok sevdiği bir oğlu..

‘Vronski’; genç, yakışıklı, gösterişli, ünlü, başarılı bir asker.. Pek çok genç kızın hayallerini süsleyen bu asker, ilk gördüğü anda tutuluyor Anna’ya.. Bir tren garında.. Ve sürükleniyor bu büyüleyici kadının peşinden.. Bir yıl süren uğraşları sonucunda sonunda elde ediyor tutkuyla bağlandığı kadını.. Zaten Anna da bu arada aşık oluyor Vronski’ye..

Romanın en hayranlık uyandırıcı yanı; Anna’nın iç savaşlarını okurken size hissettirebilmesi. Kararsızlık anlarını, nedenlerini, kendisini ezmeye çalışan toplumla olan mücadelesini, her şeyi siz de yaşıyor gibi hissediyorsunuz. 

Özünde dürüst ve fazlasıyla tutkulu olan Anna, bu aşkı gizli saklı yaşamayı, dar vakitlere ve gizli mekanlara sığdırmayı kabullenemiyor. Yaşadıklarını kaldıramayan Anna, Vronskiyi terk ediyor ve kocasına herşeyi itiraf ediyor. Devamında olaylar tam bir kaosa dönüyor.. Üstelik Anna o sırada hamile, çok zor bir doğum yapıyor ve ölümden kıl payı kurtuluyor.. Vronski, Annasızlığa dayanamayarak kendini vuruyor ama o da kıl payı ölümden kurtuluyor..

Yaşanan onca şeyden sonra Anna dayanamayarak kocasını terkediyor, Vronski askerlik mesleği dahil her fırsatı elinin tersiyle hiç düşünmeden itiyor. İstediği tek kadın olan Annasını ve yeni doğmuş kızlarını alıp, bütün acılarını geride bırakarak Avrupaya götürüyor. Ve yepyeni bir hayata başlıyorlar.

Peki nedir bunca yaşanan şeyden sonra birbirine kavuşmuş bu iki aşığı yıllar içinde mutsuz eden ve Anayı intihara kadar sürükleyen sebep? 

Bunu anlayabilmek için ‘Anna – Vronski aşkı’na taban tabana zıt yaşanan başka bir ilişkiye ‘Levin – Kiti aşkı’na çevirmeliyiz dikkatimizi..

 ‘Levin’; genellikle olaylara herkesten farklı bakan, sosyeteden uzak, kariyer hırslarından arınmış, çiftlikte kendi halinde yaşayan bir adam.. Yüzeysel, orta düzeyde ilişkiler yürütebilecek, içinde boşlukları olmayan, bir kadını her yönüyle yaşayabilecek ve sevebilecek derinliğe sahip biri..

 ‘Kiti’; ailesine iyi bakabilmek dışında meziyetleri olmayan, güzel, saf ve iyi niyetli, kocasına deli gibi aşık bir kadın..

İki aşk ilişkisini biraz karşılaştırırsak:
Kiti – Levin aşkı temelinde “sevgi”ye dayanan bir aşk..
Anna – Vronski aşkı temelinde “tutku”ya dayanan bir aşk..

Anna, ortalama bir erkeğin doyuramayacağı kadar derin ve tutkulu bir kadın, yaşadıkça daha çok seven, sevdikçe daha da tutkuyla bağlanan, bağlandıkça daha çok sarılan bir kadın..
Vronski, yaşadıkça doyup bıkan ve uzaklaşan bir erkek, uğruna intihar edecek kadar tutkuyla sarıldığı kadın, artık tamamen onun olduğunda, tutkusu yavaşça sönen, klasik pek çok erkekten biri..

Evet Vronski tutkulu bir erkek kesinlikle, ama o tutkusunu hakkını vererek yaşayabilecek derinliğe sahip değil.. Ki bunu Anna dışında hayatını doldurmaya çalıştığı ama hepsinden kısa sürede bıktığı diğer şeylerden de bir parça anlarız.. Örneğin; resme ilgi duyup, yüzeysel bir şekilde ilgilenip, derinine inmeden doyup bırakması. Sürekli yeni şeyler arayıp, bulup deneyip, ucundan yaşayıp kendini tatmin etmesi ve sonra da bıkması..

Anna, Vronskinin asla azına razı olamayacak kadar aşkla bağlı ona.. Vronskinin onu baştaki gibi tutkuyla sevmediğini kabullendiği anda önünde kendince iki yol açılıyor.. Birincisi, böyle kabullenmek, “az da sevse yanımda olsun bana yeter” diyerek ortalama bir sevgiye razı olarak yaşamak.. İkincisi, intihar etmek.. Çünkü Ölüm, onu hem çektiği acılardan kurtaracak, hem de Vronskiden öcünü almış olacak.. Nitekim kitabın açılış cümlesi “İÇİM NEFRETLE DOLU, ÖCÜMÜ ALACAĞIM” bize daha baştan Anna’nın seçeceği yolu söylüyor. Vronski’nin ilgisizliğini, uzaklaşmasını, tutkusunun yavaş yavaş yitişini, ihmal edilişini ona çok pahalıya ödetiyor.. Kendini trenin önüne atarak ölümü seçiyor.. Vronski bu acı sondan sonra tüm yaptıklarını ve hatalarını anlıyor.. Ama ne yazık ki artık geri dönüş de yok, çok sevdiği Anası da.. Uzun süren tedavilerden sonra bile hayata dönemiyor Vronski, yaşayan bir ölü haline geliyor. En sonunda da savaşa ölmeye gidiyor..

Kuşkusuz Anna’yı intihara sürükleyen sebep sadece Vronski’nin sönen aşkı değil.. Aşkı yüzünden terk edip, babasında bırakmak zorunda olduğu oğlu.. Kocası boşanmaya razı olmadığı için Vronski’yle evlenememesi ve o dönemde toplumun onaylamadığı bir hayat sürüyor olmaları. Kocasının ve toplumun onu ‘aşağı bir kadın’ olarak ezmesi gibi pek çok faktör de var..

Ben tüm kitap boyunca Anna ile Levin’in birbirini tamamlayacak kişiler olduğunu düşünmüştüm.. Anna; ortalama düzeyde bir erkek olan Vronski yerine onu tüm derinliğiyle algılayabilecek olan Levine aşık olsaydı diye hayal kurdum hep.. Kişinin sahip olduğu derinliğin boyutu çok önemli aslında.. Ve ancak yine kendisi gibi derin bir insan doldurabilir içini, doyurabilir ruhunu.. Yoksa daha derin olan taraf hep aç.. Ruhu hiçbir zaman doymuyor..

Tolstoyun romanında iletmek istediği mesajı “Vladimir Nabakov” birkaç cümleyle çok güzel özetlemiş aslında: “Aşk yalnızca cinsel olamaz, çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar !” 

Kitap 8 bölümden oluşuyor..
Tüm bu ilişkileri ve kişileri derinlemesine okurken, bir yandan da o yılların Rusyasına, yaşam tarzına, eğitim sorunlarına, hatta iller arası farklarına, aile yapılarına, köy hayatına vb. pek çok şeye dair de bilgi sahibi oluyorsunuz.. Ama sorarsanız ki kitabın hangi bölümü muhteşem? Hiç düşünmeden “7. bölüm” derim. 7.Bölüm Anna’nın intiharı ile son bulur ve uzun zaman Anna’nın son gününün etkisinden kurtulamaz belleğiniz..

Bu kadar geç keşfettiğim bu kitabı, en sevdiğim kitaplar listesinde 1.sıraya koyuyor, hala okumayan varsa çok şey kaçırdığını söylüyor ve son gününden Anna’nın bir iç monologunu yazarak ile bitiriyorum sözlerimi..

 

“Benim aşkım giderek daha tutkulu, daha bencil oluyor.
Onunkiyse giderek sönüyor, sönüyor.
Ayrılmamızın asıl nedeni bu işte.
Bu gidişi düzeltmek olanaksız.
Benim için her şey O’dur.
Bu yüzden de giderek daha çok vermesini istiyorum kendini bana.
O da giderek uzaklaşmak istiyor benden.
Başlangıçta gerçekten yaklaşıyorduk birbirimize.
Sonra önüne geçilmez bir güç ayrı ayrı yönlere çekmeye başladı bizi.
Bunu değiştiremeyiz.
Benim anlamsız bir kıskançlık içinde olduğumu söylüyor.
Saçma bir kıskançlığımın olduğunu ben de söylüyordum kendime.
Ama doğru değildir bu.
Kıskançlık değil benimki.
İstediğini bulamamanın verdiği bir bunalım.
Onun yalnız gecelerini çılgınca paylaşmak istediği bir metresten başka bir şey olabilseydim keşke.
Ama bundan başka bir şey olamıyorum.
Bu tutkumla tiksinti uyandırıyorum onda.
O da bende nefret uyandırıyor.
Başka türlüsü de olamaz.
Onun beni aldatmaya kalkışmayacağını bilmiyor muyum sanki?
Biliyorum.
Ama içimin rahat olmasına yetmiyor bu.
Beni sevmeden sırf görev duygusuyla bana karşı iyi, şefkatli davransa –benim aradığım bu olmasa da- bana besleyeceği nefretten iyidir bu.
Bana olan aşkı sona ereli çok oluyor. Aşkın bittiği yerde nefret başlar. 

 

Mutlu olmak için ne istediğimi düşünüp bulsam ne olacak?
Boşandım diyelim, oğlumu da alabildim diyelim, Vronski ile evlendim diyelim..
Ya Vronski ile aramda yeni nasıl bir duygu yaratabileceğim?
Mutluluk değil, acı dolu olmayan bir duygu sözkonusu olabilir mi artık?
Hayır!
Olmayacak bir şey bu!
Yaşam ayırıyor bizi birbirimizden.
Ben onun mutsuzluğuna neden oluyorum, o benim !
Üstelik onu da beni de değiştirmek olacak şey değil.
Her çareye başvuruldu, ama cıvata yalama olmuş.. 



Bizler yeryüzüne birbirimizden nefret etmek, bundan ötürü de hem kendimize hem de başkalarına acı çektirmek için salıverilmedik mi?
Hem onun cezasını vereceğim, hem de her şeyden de, kendimden de kurtulacağım.”

17 yorum:

cinar dedi ki...

benim için de çok ayrı bir yeri olan bir kitaptır bu. gerçekten çok farklı ve büyülü bir dünyaya alıyor insanı. kitabın içinden çıkası gelmiyor insanın. her şeye bizzat tanık olmak istiyor.
Jane Eyre'ı da çok severim ben bu arada. Okumadıysan onu da tavsiye ederim. sevgilerimle

Unknown dedi ki...

Bu kadar çok kitap okuduğun halde bunu nasıl atladığına şaşırdım gerçekten.
Yorumlaman ve kısa özetin harika olmuş.Gerçekten okurken benim için de çok fazla "keşke"lerle doluydu

banu dedi ki...

çok kalın olduğu için okumayı sürekli ertelediğim bi romandı.Ama süpermiş!Tren garında başlayan we gene orda son bulan acılı bir aşk.çok güzel özetlemişsin ellerine sağlık.(ve gene 7)

Vladimir dedi ki...

Okuduğum dönemde beni etkilemiş bir kitaptır. Kahramanlarımızdan birinin taşradaki hayatı beni etkilemişti. Dediğin gibi bir oturuşta bitecek kitap değil, ağır ağır okuyup her bir cümle üzerinde düşünerek okunduğunda tadı çıkacak bir kitap.

Ş. B. dedi ki...

Yazınızı tesadüfen gördüm. Bir konuda fikrimi belirtmek isterim. Ben kitabı okuduğum süre boyunca ben bir kadın mıyım yoksa diye sordum durdum kendime. Ben bir kadının öyle bir aşk yaşayabileceğine inanmıyorum ve Tolstoy’un da burada Anna’yı intihar ettirirken aşkı bir kılıf olarak kullandığını söyleyebilirim. Anna’nın aşk için intihar etmesini tercih ediyor Tolstoy, ama belki de başka bir şey için. Bundan bahsetmem zor galiba ama romandaki aşk Tolstoy’un dönemin ahlakına ilişkin anlatımına bir zemin. Gerçi Barbara Cartland ya da Kerime Nadir türü yazarların aşk romanları dışında aşk genel olarak bir tür “zemin”dir.
Aşktan devam edersek, ben romantik dönem ve sonrası klasik yazarlarının o tutkulu aşık kadınları, var oldukları için değil olmasını istedikleri için yazdıklarını iddia ediyorum. Aşık olmak ve kendilerine aşık olmasını istedikleri kadını çiziyorlar bu şekilde. Tam da böyle bir tutkuyla sevilmek istiyor olabilirler ama benim gibi inanmıyorlar bir kadının böylesine sevebileceğine…
Bakın bunu, Aslı Erdoğan’ın Kabuk Adam adlı romanında şu satırları okuduktan sonra düşündüm: “Kaçışımın gerçek nedeni korkaklığımdı. Arzumun hedefine ulaşmasından, onu sonuna dek yaşamaktan duyduğum korkuydu. Zaten eğer yaşabilseydim, bugün oturup bu öyküyü yazmazdım. ‘Yaşama Kabızlığı’ diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler bence.” Bazı yazarlar yaşama kabızıdır, bazıları yazmak için yaşarlar, bazıları öyle bir yaşarlar ki bunu yazmadan duramazlar. Nicel yoğunluk sona doğru azalıyor sanki.
Ama keşke, bir yüz yıl bekleyebilselerdi. Belki hala Anna gibi kadınlar bulamazlardı ama en azından onların romanlarından etkilenip o rolü oynamaya çalışan, yaşadıkları aşkları öyle hayal edip öyle yaşamaya çalışan kadınlara rastlayabilirlerdi…
Gerçek yaratıcı o dönemin yazarlarıydı. Öyle bir yazdılar ki bir yandan insan ruhunun haritalarını çıkarırken, bir yandan da romanlardaki karakterler gibi yaşamak isteyen insanlar yarattılar. Zaman yenik düşmemek de bu belki, zamanı yaratmak…
Levin gibi erkeklere hiçbir kadın tutkuyla bağlanmaz ki Anna bağlansın! Siz yakıştırmışsınız. Ama emin olun siz Anna’nın yerinden olsanız siz de bir kadın olarak Levin’le en fazla dost olurdunuz. İçinde küçük burjuva maceralar ve lüksler olmayan ilişkilere aşk denilmiyor bugün, maalesef. Tıpkı yoksul adam zengin kız, ya da tersi aşklarının yaşanmadığı gibi...
Yazı için elinize sağlık…
Şahin Beyoğlu

Adsız dedi ki...

Geçtiğimiz sezonlarda sahnelenen Kenter Tiyatrosunun Anna Karenina'sı izlemeye değer, muhteşem bir şölendi.

Doğrusunu söylemek gerekirse içinden aşk geçen romanları okumayı oldum olası sevmem.

"Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü." demişti Tezer Özlü, onu bu yüzden çok sevmiştim.

fish dedi ki...

"...ama cıvata yalama olmuş"

çok tanıdık geldi...

ELİF dedi ki...

O kadar çok güzel anlatmışsın ki,
şu an alıp okumak geldi içimden,elimde okumayı bekleyen dört kitap varken...
Bu tarz romanları çok severim..
Tutku,aşk,ihtiras,ihanet,intihar
herşeyden var..

Romanı yorumlayışına bayıldım...
Geçekten harikasın...

Adsız dedi ki...

senide hiç boş bırakmaya gelmiyo ellerine sağlık yine çok güzel yazmışsın o kadar kalın kitabı okudun ya helal olsun canım çok özledim valla öptüm kocaman......

OveD dedi ki...

“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Kutsal kitaplar, insanların alakasız yerlerden kendileriyle ve dünyayla alakalı sonuçlar çıkardıkları kelimelerle dolu…
“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Kelimeler, insanlar onlarda her şeyi bulabilir ve belki bu yüzden bir hiçtirler… Sartre bana katılır mıydı, hiçlik kelimelerle başladı desem?
“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Okuduklarından insanlar kendilerine dair bir şeyler buluyorlar. Yoksa yaratıyorlar. Kutsal kitaplarda, insanlar, sadece kendileri için değil tüm dünya için anlamlar arıyorlar. Biz bulduğumuz kelimeleri sahipleniyoruz hemen. Peki ya başkaları, başkalarına da ait olamaz mı? Olamaz, olursa anlamak zorunda kalırız…
“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Okudu. Bilinçsizce öğrenmişti, kelimelerin insanların aynaları olduğunu ve sorsan söylemezdi bunun böyle olduğunu. Öğrenmişti ve geçirdiği her nöbette öyle dökülmüştü kelimeler dilinden; isteyenin istediğini anlayabileceği şekilde. Din bir korkaklıktı, yuvarlak kelimelerle örülmüş bir korkaklık…
“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Ben okuma bilmem demişti meleğe. Biliyordu. Belki sadece kendi zihninin yarattığı gerçekten korkmuştu. Kelimelerden korkar insanlar. Kelimeleri söylemekten, söyleyip sözünden dönememekten... Susmak da konuşmaktır. Tıpkı, enerjinin maddenin başka bir varoluş biçimi olması gibi. Susmanın dilini bilmek gerek… Biliyorum…
“Oku” dedi melek, “yaratanın adıyla oku”…
Peki ya melek? Melek okuma biliyor muydu? Belki biliyordu, belki bilmiyordu, belki de bildiğini bilmiyordu!

Y. dedi ki...

tahmin etmiştim zaten hissedeceklerini...
Anna Karenina...
Bir Son ve Başlangıç benim için...

cem dedi ki...

Tolstoy' un Savaş ve barış' ı, İnsan Ne ile Yaşar' ı, Diriliş' i ve Anna Karenina sı bir başkadır. Rus yazarların çoğunda var olan, durumu alabildiğine didikleme durumunu en iyi yapanlardan biridir.

ee bunu zaten bilen biliyor, ben neden yazıyorsam. Severim kendisini demek istedim..

Leylək Xəlifə dedi ki...

şimdi "Sakın Kimildama" 2-ci sıraya mı indi? olamaaaz :)
ama hep başucu kitabın olarak kalıcak bence..
ben de Anna Karenina yı geçen yıl okudum. Sovetler devrinde büyümüş bir olarak çoktan okumam gerekirdi aslında..unutulmaz bir romandı elbette, ama benim hafızamda karanlık kitap gibi kaldı..

Elif Gizem dedi ki...

"Kişinin sahip olduğu derinliğin boyutu çok önemli aslında.. ve ancak yine kendisi gibi derin bir insan doldurabilir içini, doyurabilir ruhunu..Yoksa daha derin olan taraf hep aç.. ruhu hiçbir zaman doymuyor.." Öyle güzel anlatmışsınız ki cümlelerinizle, iki yıl önce yaz sıcaklarında okuduğum bu kitabın içine tekrar gömüldüm sanki.ve hala düşünürüm Anna sevgisizliği kendine yakıştırmadığı için mi son verdi hayatına yoksa sevdiği adamın sevgisizliğine mi dayanamadı?birincisinde bencillik, ikincisinde de acizlik sebep sanırım..

Adsız dedi ki...

Tolstoy'un, Anna Karenina'da ne demek istediğini soranlara yanıtı şu olur:

"Romanımda ne demek istediğimi sözle anlatmam bekleniyorsa, aynı romanı bir daha yazarım."

7.oda dedi ki...

Vladimir Nabokov, romanı tahlil ederken; Tolstoy’un neden başlangıç cümlesi olarak "İÇİM NEFRETLE DOLU, ÖCÜMÜ ALACAĞIM" cümlesini seçtiğini şöyle yorumlar:
"Birincisi, toplumun Anna’yı yargılamaya hakkı yoktu; ikincisi, Anna’nın da intikam dolu intiharıyla Vronski’yi cezalandırmaya hakkı yoktu."

EMİNE ÖZTÜRK dedi ki...

asla modası geçmeyecek defalarca okunup üzerine konuşulacak muhteşem bir roman.. paylaşımınız için teşekkürler.. çok emek verilen bir yazı olmuş..