10 Şubat 2010

Şeytan Ağacı

.

Marilyn Manson - You and Me and the Devil Makes


Nadir zamanlar ve nadir olaylar dışında hepimizin hayatı birbirine benzer aslında..
İşe gider gelir, ailelerimizle ve arkadaşlarımızla zaman geçirir, çeşitli sosyal aktivitelere katılır ve uyuruz..
Başımıza gelen olağandışı olayları saymazsak pek çoğumuz aynı şeyleri yaşar dururuz.
Peki nedir herkesi birbirinden farklı kılan ??
O iyi, bu kötü diye betimlemeler yapsak da hayatımızdaki insanlara, aslında biliyoruz ki; hiç kimse hep iyi veya hep kötü değildir.. Herkes iyiyi de kötüyü de taşır içinde..
Peki nedir hayatımızdaki insanları farklı sıfatlandırmamızın en büyük sebebi, nedir bize yaşattıkları hislerin değişik olma sebepleri ??
Neden bazı arkadaşlarımızla sohbet etmekten ölesiye keyif alırken, bazılarıyla daha sohbetin 15.dakikasında oflayıp puflamaya başlarız??

Yanından hiç ayrılmak istemediğimden tutun da, az görüşmek için çaba sarfettiğime kadar çok ve çeşitli arkadaşları olan ve dinlemeyi gözlemlemeyi çok seven bir kadın olarak şüphesiz bu konuda birçok tespitim ve söyleyecek çok şeyim var ama ben küçücük bir örnek vererek asıl konuma dönmeye çalışayım..

Bugüne kadar tanıştığım hiç kimse bana sinemayı sevmediğini söylemedi. Evet herkes ilgi alanına sinema diyebilecek kadar sinema seviyor sorarsanız.. Ama bazıları bikaç ayda bir gişe filmi izlemek, televizyonda yayınlanan filmlere arasıra göz atmak ile kendini sinefil ilan ederken, -üstelik daha Avrupa sinemasından, bağımsız sinemadan vs haberi bile yok, sinemayı holivud sanıyorken- , bazıları ise “ilgi alanım” dediği şeyle hakkını vererek gerçekten ilgileniyor..
"Sinema İlgi Alanım" demese bu eleştirileri yapmayacağım aslında gişe filmcilerine ama bir şeye “ilgi alanım” diyorsanız gerçekten ilgilenin !Hepimizin ilgi alanı HAYAT..

Ama bazımız nefes alıp geçip düz bir çizgide yaşayıp gidiyoruz, bazımız ise bilgi açıyız bir ömür; göremediklerimizi de görmeye, farkına varamadıklarımızı da algılamaya, olayların altlarını da deşmeye, aynaların ardındaki sırlara ulaşmaya çalışarak yaşayıp gidiyoruz..
Ve doğal olarak hayata dümdüz bir çizgiden bakan insanlarla sohbetlerimiz de sıkıcı ve bunaltıcı oluyor.. Bize bir şey katacak, farklı bir bakış açısı kazandıracak, bir derinlik sağlayacak şeyler yaşanmıyor aramızda..

Asıl anlatmak istediğim şeye geliyorum bu uzun girişten sonra..:)
Kitaplar da böyledir ! Aynı hayatımızdaki insanlar gibi çeşit çeşittirler..
Kimisini okur geçersiniz, iki gün sonra aklınızda kalan tek bir şey olmaz, kimisini sonuna kadar okumaya bile katlanamaz yarım bırakırsınız, size kazandırdığı bir şey yoktur, sizi zorlayacak düşündürtecek sarsacak hiçbir güçlü kelimesi yoktur..
Kimisini yine bir ömür unutamazsınız.. kimisini yanınızdan ayıramazsınız, dönüp dönüp altını çizdiğiniz satırlara yeniden dokunursunuz.. Kimisinde öyle kelimeler vardır ki vurup geçer sizi, nefes alamazsınız..

Jerzy Kosinski.. Eğer hala bir kitabını okumadıysanız çok büyük bir kayıp sizin için :)
Çok sıradan olayları bile müthiş bir derinlik katarak anlatabilen ve sizi hep daha derine gitmeye teşvik eden bir yazar Kosinski..
Hayatı gibi kitapları da her zaman ilginç.
Ben yıllar önce Boşluk kitabı sayesinde tanışmıştım onun anlatım gücü ile..
Sarsmıştı beni çokça..
Muhteşem bir eserini daha okudum geçtiğimiz ay : Şeytan Ağacı


Kitabın içeriğine girmeden önce kitaba adını veren Baobab Ağacı hakkında kısa bir bilgi vereyim:Baobab aslında “bin yaşında” demek. Afrika’da nice kişiler bu ağacın hayatın kökü olduğuna, ilk insanın doğuşunu gördüğüne inanır. Yerliler Baobaba “Şeytan Ağacı” derler. Şeytanın bir zamanlar bu ağacın dallarına takıldığını, sonra cezalandırmak için onu baş aşağı ettiğini söylerler. Yerlilere göre, şimdi dallar olan kısım aslında kökleridir. Bir daha baobab yetişmesin diye şeytan tüm genç fideleri imha etmiştir. Yerliler bu yüzden dünyada yalnızca yetişkin baobab ağaçlarının kaldığını söylerler.

Dünya Çelik sanayisinin hakimi ve dünyanın en zenginleri sıralamasının da ilk beşinde yer alan bir milyonerin oğlu başkahramanımız bu kez..
Hiç geçim derdi olmayan, bırakın geçim derdini parmağını bile kıpırdatmasına gerek olmadan saniyede milyonlarca dolar serveti sürekli katlanan bir gencin hayatına sokuyor bizi Kosinski..

Bize bunca uzak ve amaçsız bu gencin kendini tanıma süreci içerisinde yaşadıklarını, olaylara bakış açısını hiçbir kelimeden çekinmeden sert ve güçlü bir biçimde akıtıyor..
Kitapta bölüm yok..
Tek bir olay ve kurgu yok..
Tıpkı hayat gibi.. Tek bir şeye odaklanmıyor..
Nasıl ki zihnimiz hiçbir zaman tek bir şeye odaklanmıyor aynı anda bir sürü şey yapıyor, düşünüyor, hatırlıyor, hayal kuruyor, bağlantılar kuruyorsak.. Kitap da böyle..

Sanki zihin akışımızın bir başı sonu olmadan, bölümlenmeden dışarıya sunulmuş hali gibi..

Bir paragraf o sırada yaşadığı bir şeyi anlatırken hemen sonraki paragraf ise yaşadığı şeyle hiç alakası olmayan ama o sırada birden beyninden serbest çağrışım ile hatırladığı eski bir anısını anlatıyor.. Hemen sonraki paragraf bambaşka bir konu hakkındaki kendi düşüncesiyle devam ediyor..


Genç milyonerimiz Jonathan çok güzel bir kadın olan Karene tutkun..
İkisi de dizginlenemeyecek kadar bağımsız ruhlara sahipler..
Karen asla tam olarak teslim olmuyor Whalen e..


İnsanın kendisini tanıma sürecinde içinde ilerlediği yollardan en büyüklerinden biri de cinsellik konusudur..
İnilecek en karanlık ve en derin kuyu belki de içimizde..
Konuşmaktan bile çekindiğimiz pek çok şeyi Kosinski kısa kısa paragraflar halinde öyle bir güzel işliyor ki..
Siz de kendi içinizde ilerliyorsunuz usulca bu karanlık yolda..
Sadakat kavramından zevk kavramına, sınırlarımızdan bağımsızlığımıza, cinsellikteki cins ayrımcılığına, içimizdeki küçük uysal sevgiye muhtaç çocuktan, zincirlerle bağladığımız hayvana kadar girmediği delik, el atmadığı konu kalmıyor..


Altını çizdiğim tümcelerden birkaç alıntı yazayım:


“Uyuşturucudan arındırıldığım zamanları hatırladığımda, çevremi, çevremdeki insanları hatırlıyorum da, kendi zihinsel durumumu hatırlayamıyorum. Acı mı duyuyordum? Pipomu yeniden yakıp içmek mi istiyordum? Saatlerim, günlerim, ne düşündüğümü, ne hissettiğimi fark etmeden mi geçiyordu? Acılarımı ve duygularımı hatırlayamadığıma göre, bu çektiklerimden bana neler kaldığını nasıl bilebilirim? Ya bana tek verdiği, olayların anılarıysa? Eğer elimde tek kalan buysa, o zaman geçmişimi hatırlamaktansa yeniden uydurmayı yeğlerim.

Ama ya kendimi artık acı duymayacak hale getirmişsem? Ne zaman yüksek bir binanın penceresine yaklaşsam, ani bir refleks hareketiyle tos vurup camı parçalamak geliyor içimden. Olayı ağır çekim halinde gözümde canlandırıyorum; kanım binlerce parçalanmış cam zerreciğinde yansıyor. Tüm zerrecikler yere doğru dökülüyor. Aşağıdaki insanların çığlıklarını duyuyorum. Arabalar fren yapıyor, yağan camlar kargaşa yaratıyor. Tek canlandıramadığım, kendi duyacağım acı.”


Aslında kitap hakkında söylenebilecek pek çok şey var..
Erkek karakterin, kadın karakterin, ilişkilerinin dışında.. Zenginliğe, tüketim toplumunun çılgınlığına, erkeklerin güzel kadınlara bakış açısına, paranın sağladığı güce, ve bu gücü elinde bulundurmanın nasıl bir şey olduğuna, sekse, bağımlılığa, ölümlere, içimizdeki kötülüğe ne kadar yakın yaşadığımıza dair de çok şeyler anlatıyor kitap..


Gerçekten hala Kosinski’nin kelimeleriyle tanışmadıysanız hemen bir kitapçıya gidip seçin bir tane..

Yine çok sevdiğim bir alıntıyla bitireyim yazımı:

Karen’e göre o kısa süreli, çabuk yok olan, biri biterken bir yenisi başlayan ilişkileri, aslında onun kendi özgürlüğünün bir kanıtı, sıradan varoluşa karşı kazandığı özel zaferi sayılıyor.

İstediğim Karen olduğuna göre, benim varlığımın sırrını da o elinde tutuyor. Bu yüzden bana göre de benim onunla ilişkim, kendimi tanımanın dağınık tecrübeye karşı bir zaferi.

Biz ikimiz, Bağımsızlık Düşesiyle Özgürler Dükü.. birbirimize durmadan özgürlük ve bağımsızlık aşkımızı anlatıp duruyoruz. Birbirimizden bile bağımsız olduğumuzu.
Nice geceleri bir arada, konuşarak, sevişerek, birbirimize bakarak, kucak kucağa uyuyarak geçirdikten sonra, ona olan ihtiyacımı neyin yarattığını hala bilmiyorum. Seviştiğim başka her kadında, cinsellik o kadının esrarına giden bir yol olmuştur. Ama Karen’in cinselliği onu benden saklıyor.!


13 yorum:

kara kitap dedi ki...

"Ne zaman yüksek bir binanın penceresine yaklaşsam, ani bir refleks hareketiyle tos vurup camı parçalamak geliyor içimden. Olayı ağır çekim halinde gözümde canlandırıyorum; kanım binlerce parçalanmış cam zerreciğinde yansıyor. Tüm zerrecikler yere doğru dökülüyor. Aşağıdaki insanların çığlıklarını duyuyorum. Arabalar fren yapıyor, yağan camlar kargaşa yaratıyor. Tek canlandıramadığım, kendi duyacağım acı"

bazen ben de bunu düşünürüm.şöyle olsa nasıl olur diye.ben de kendi duygularımı canlandıramam.

beenmaya dedi ki...

seni okumayı çok seviyorum çünkü hep yeni kitaplar, filmler ekleniyor listelerime ve okuduklarım, seyrettiklerim arasında hayalkırıklığı yaşatan çıkmıyor yani sen söylediysen eğer okunmalı, izlenmeli oluyor direk...

ama seni okumayı sevmiyorum aynı zamanda çünkü bendeki liste uzadıkça uzuyor ve ben hiçbir şeye yetişemez hale geliyorum. birini okuken diğerinde kalıyor aklım, birini izlerken diğerini düşlüyorum

:)))

happy_jumper dedi ki...

kozinski'nin tüm eserlerini okudum sanırken bu sürpriz oldu. hayata ve kötülüğe bakışı kozinskininki kadar özgün çok az yazar var.

Aaron dedi ki...

doğru insandan doğru yorumlar
hep olduğu gibi....
katılmadığım şey: 15 dakika dayanamıyacağın biri ile oturmamak en iyisidir....

Butterfly dedi ki...

Sana yetişemiyorum:)belki de ben artık eskisi gibi yazamadığımdan seni kıskanıyor olabilir miyim?:) Süper anlatsmışsın her zaman ki gibi, ellerine yüreğine sağlık!

oguz... dedi ki...

yine haklısın her zamanki gibi.içinde kendimdende bi şeyler buldum :)

Vladimir dedi ki...

Kosinski geriye dönüp tekrar okunabilecek kitaplar yazmış. Benim çok defa okuduğum kitabı "çelik Bilye"dir. Müziği sevdiğimden kaynaklanıyor sanırım. Popüler müzik founua sırtını dayamış; bir insanın diğerinin sırlarına sistemli bir şekilde sahip olmak için gizlice uğraşması, aldatılma, kullanılma üzerine gerilimini her sayfada yğkselten ve her okumada farklı sırrını ele veren bir kitap benim için.

Kosinski'nin her kitabı ayrı bir lezzet. Sanırım tekrar okumak istiyorum. :)

Serkan dedi ki...

bu yaz okuduklarım içinden en beğendiğimdi :))
Jerz Kosinski çok basit diye düşünebileceğin konuya bile bir anlam katabiliyor .
Romanın Stanley Kubric'i kendisi benim gözümde...

cinar dedi ki...

yine yeni bir kitap eklendi listeme :) gerçekten çok farklı ve yavan olmayan kitaplar öneriyorsun. bu da daha önce okumadığım bir yazar. bu aralar okumaya da bol bol vaktim var aslında. şu bebekli koca kitabı bitireyim de bir, Kozinski'ye başlayalım sayende :)
Teşekkürler, merhaba ve sevgiler sana da :)

papaz her zaman pilav yemez dedi ki...

beenmaya'nın seni okumayı sevmiyorum yorumuna aynen katılıyorum.. Liste hakikaten uzadıkca uzamakta, vakit bulmak için nelere katlandığımı bir bilsen....
sevgiyle kal..

owl dedi ki...

şeytan ağacı... kitabın ismi bile beni okumaya ikna etti. senin bu güzel yazına ise söylenecek tek bir söz yok, herzamanki gibi müthişsin. yazılarını okumayı özlemişim. şöyle bir uğradım çok iyi geldi. bende kaçmadan bir kitap tavsiye etmek istiyorum. Bir Yılbaşı Öyküsü - Vladimir D. benden küçücük bir kitap tavsiyesi işte...

Abi dedi ki...

Şu sıralarda küçük prensin gezegeninde çok korkunç bir bitkinin tohumları sarmış ortalığı. Baobap tohumlarıymış bunlar. Toprağın içi bunlarla doluymuş. Fark etmekte biraz geciktiniz mi, iş işten geçer, bir daha onlardan kurtuluş olmazmış. Bütün gezegeni sararlar, kökleriyle de içerden sıkıca kavrarlarmış. Eğer bir de gezegen küçücük, baobaplar da çok sayıdaysa işte o zaman ufalanıverirmiş gezegencik...
Sonraları küçük prens bu konuyu, "Bu bir çeşit disiplin," diye açıklamıştı. "Sabah uyandığınızda nasıl yüzünüzü yıkayıp temizliğinizi yapıyorsanız, gezegene de aynı şeyleri yapmalısınız; hem de daha büyük bir özenle. Bütün baobapları hemen sökmelisiniz. yoksa bir süre sonra iyice gül fidelerine benzerler. İşte o zaman hangisinin gül hangisinin baobap olduğunu anlamak da güçleşir. Sıkıcı bir iş bu, ama çok kolay."

Saint Exupéry - Küçük Prens - 1943

Bu abi, kitap yayınlandıktan 3-5 yıl sonra Küçük Prens adlı ufak uçağı ile kaybolup gitmişti Akdeniz'de.

Nereden nereye. neler geldi aklıma.
Kosinski'den Baobap, oradan Küçük prens, Oradan Exupéry. Oradan Savaş Pilotu. Oradan rahmetli Serdar...
Atlak atlakta, nereye kadar?

Adsız dedi ki...

bana da küçük prens'i hatırlatmıştı..:)