24 Mart 2009

Seks ve Şehir



(DARKSEED - LIFE)

Evet 11 yıl geç de olsa başladım Sex and The City i izlemeye..
98 yılında yani dizinin ilk senesinde Cine5 vardı bizde.. gazeteden kuponla almıştık bir yıllık cine5 aboneliği :)
sahi yaa bir zamanlar gazetelerden kupon biriktirirdik günlerce :)
o yıl izlemiştim diziyi, ilk yılıydı..
sonra bizim abonelik bitince kaldı öylece..
yıllar geçti..
geçen yıl da kaç sezon sonrası final filmi çekilmişti. O gün karar vermiştim. En baştan bütün sezonları bulup izleyeceğim diye. Sağolsun Orhan 1. sezonu buldu getirdi.. ve ben de başladım bakalım uzun zamandır özlemle beklediğim dizinin ilk bölümünden izlemeye..
yıl 98 unutmamak gerek..
ama 98 yılının NewYorkundaki hayat ve ilişkiler günümüz Türkiyesindekiler gibi..
o zamanlar bu dizi uçuk bir şey gibi gelmişti bana, yaa işte demiştim gavurlarda böyle demek ki hayat:) e bi de ben de o zamanlar, evliyim ve hayata cam bir fanusun içinden bakıyorum güvenle..
şimdi geçen gece 1.bölümü izleyince, bir zamanlar “vay beee” diyerek izlediğim şeylerin şu anda bana nasıl da normal geldiğini görüp hayrete de düşmedim değil..
Böyleydi hayat şimdilerde.. aynen bu dizideki gibiydi ilişkiler de..
11 yılda nasıl değişmiştim ben, değişmişti hayat, değişmişti ilişkiler..

aslında bu ilk bölümün diyaloglarının tamamını yazmak istiyor canım.. hepsine söylemek istediğim şeyler birikiyor içimde izlerken.. e tamamını tek bir yazıda yazamasam da baştan bir başlayayım istiyorum..


Günün birinde, Ingiliz bir gazeteci New York'a gelir. Elizabeth.. çekici ve ışıltılıdır. Vakit kaybetmeden şehrin tipik, seçkin bekarlarından birisiyle çıkmaya başlar.
Tim.. 42 yaşında, beğenilen ve saygı duyulan bir yatırımcı... Yılda 2 iki milyon dolar kazanan...
Bir gece, bilindik New York modasına uygun bir şekilde... bir galeri açılışında karşılaştılar.
İlk görüşte aşk işte buydu.
Bilirsin...
İki hafta boyunca takıldılar... romantik restoranlara gittiler... harika seks yaptılar... en derin sırlarını paylaştılar.
Ilık bir bahar günü... adam onu New York Times gazetesinde gördüğü bir eve götürdü.
O gün, Tim soruyu patlattı.
- Salı gecesi bizimkilerle bir akşam yemeğine ne dersin?
- Çok isterim.
Salı gecesi, kötü haberlerle onu aradı.
- Annem kendini pek iyi hissetmiyor.
- Peki, Tanrım, Üzüldüm.
- Kısa bir süre erteleyebilir miyiz?
- Tabii ki. Annene söyle, umarım en kısa sürede kendisini daha iyi hisseder
Adamdan iki hafta haber alamayınca, kendisi aradı.
- Tim, ben Elizabeth. Kısa dediğin süre korkunç bir şekilde uzadı.
Adam boğazına kadar işe boğulduğunu ve ertesi gün onu arayacağını söyledi..
Ve asla aramadı, tabii ki.
PİÇ.

Bana bir gün kahve içerken anlattı Elizabeth bunları..
- Anlayamıyorum. İngiltere'de birlikte ev bakmak bir anlam ifade eder.
Kimsenin ona Manhattan'da aşklar nasıl biter anlatmadığını fark ettim o an.
Masumiyetin varolmadığı, çağa hoşgeldiniz.
Kimsenin Tiffanys'de kahvaltısı yoktur ve de asla unutamadığı aşkları.
Aslında, biz 7:00'de kahvaltı ederiz...
ve aşkları elimizden geldiğince çabuk unutmak isteriz..
Kendini korumak ve hesabı kapatmak, işte bu en iyisidir.

Aşk tanrısı uçarak kaçtı.
Nasıl bu karmaşanın içine sürüklendik?
Bu şehirde aynı durumda olan binlerce belki onbinlerce kadın vardır.
Hepsini tanıyoruz, ve harika insanlar olduklarını biliyoruz.
Seyahat ederler. Vergilerini öderler. Manolo Blahnik'ten bir çift bantlı terliğe 400$ öderler.
Ve hepsi yalnız.
Sanki Sfenks'te bir bilmece gibi.
Neden ortalıkta bu kadar çok mükemmel bekar kadın var...
ama hiç adam gibi bekar erkek yok?

Evet dizinin başlangıcı aynen böyle..
Süreleri değişmekle birlikte bütün ilişkiler hayranlıkla ve tutkuyla başlar, yaşadıkça tükenir ve biter..
burda anormal bir durum yok..
anormal olan durum BİTİRİŞ şekli.

Neden adam gibi başladığımız ilişkileri adam gibi bitiremiyoruz??
Neden bitişe geldiğimizde kaçak oynuyoruz ??
Bittiyse bitmiştir, neden bu bitişi karşı tarafın yüzüne söyleyemiyoruz ??
En klasik bahaneye sarılıp: “işlerim yoğun, zaman bulamıyorum” dediğimizde karşı tarafı kandırdığımıza inanıyor muyuz gerçekten..??
Gerçekten kaçak bir bitirişin sebebi, karşı tarafı incitmemek olabilir mi ??

Eskiden böyle düşünürdüm..
karşımızdaki henüz duyguları bitmemiş kişiyi kırmamak, üzmemek, incitmemek için “bitti” demek yerine, ona eskisi gibi ilgi göstermeyişimizin sebebini yoğunlaşan işlere bağlamak daha iyi, daha az kırıcı diye düşünürdüm..
Artık öyle düşünmüyorum uzun zamandır..
Adam gibi başladığımız şeyi adam gibi bitirmemiz gerektiğini düşünüyorum.. onu oyalayarak, kırmamak adına bulduğumuz bahanelerin, söylediğimiz yalanların ona saygısızlık yapmak olduğunu düşünüyorum..

Hem zaten biliyor musunuz, artık kimse bu aldatmacaları da, yalanları da, oyalamaları da yemiyor..
herkes durumun farkında..
eskiden de işleri yoğunken, sevgiliyi 5 dakika görebilmek için bile akla hayale gelmeyecek sebepler yaratabilirken, şimdi işlerin yoğunluğundan telefon etmeye zaman bulamaz mı insan??
Kim kimi kandırıyor aslında belli değil..
Biri yalanı söyleyerek karşı tarafı kandırdığını sanıyor..
Diğeri de yalanı yemiş gibi berikini kandırdığını sanıyor..

Oysa büyütmemek lazım bazen ilişkileri de hayatı..
Olduğu gibi yaşamak lazım..
Bugün birisi için yanıyor olabilir yüreğimiz.. bu hep böyle olacağı anlamına gelmez değil mi..
Herkes sadece bugünkü hislerinin arkasında durabilsin yeter aslında..
Yarın.. öbür hafta.. bir sonraki ay.. değişince duygular.. bitince hisler.. yine arkasında dur hislerinin.. "bitti" de .. kıvırma.. oyalama..

Çok mu zor gerçekten bu kadar dürüst olabilmek??
Kolayca sıyrılabilmek için olaylardan, hep küçücük yalanlara başvurmak zorunda mıyız??
Neden karşımızdakini sürekli aptal yerine koyuyoruz??
Neden sahip çıkamıyoruz duygularımıza hislerimize, arkasında duramıyoruz kendimizin??
Yaşarken de.. Bittiğinde de..

23 yorum:

Goddess Artemis dedi ki...

İğrendiğim, tiksindiğim, midemi kaldıran dizilerden biri bu. Şöyle bir bakıp puanımı vermiştim çoook uzun zaman önce.

Friends, Desperate Housewifes, Lipstick Jungle, Gossip Girl vs. Birleşik Devletler'in büyük şehirlerinde yaşanan tarzda hayatları yansıtan, özendiren, dayatan tüm pisliklere karşıyım!

beenmaya dedi ki...

bu yalanları dinleyip ses etmeyen ve inanmayı tercih edenler de bu yalanın bir parçası oluyor en az söyleyen kadar...ne kadar da çok korkuyoruz ve yalanlara sığınıp yalandan yaşamlar yaşıyoruz aslında...

Yağmur... dedi ki...

Aslında bütün suç şehrin, suçların şehri, şehrin suçları. Şehir, kapitalizmin şehri...

Leyla, küçük dünyalarda bir kadın ve tek. Başka bir Leyla yok, başka bir Mecnun'da... Ya Leyla olacak ya hiç, büyük olasılıkla. Ve bu bir olasılık hesabı aslında, hesaplanmamış olasılığın doğal sonucu. Mecnun olmamak elde değil, Leyla'yı mecnunun gözleriyle görmemek de...

Yetinmek, yetinmek zorunda olmak; mesele biraz da bu ve bu yüzden şehir, kapitalizmin şehri... Bu yüzden, tükenmek zorunda ilişkiler, yenileri olduktan sonra... Kaçırmamak zorundasın, daha fazlası var ve biliyorsun. Kaçırmamak zorundasın, çünkü daha iyisi çıktı piyasaya, daha iyisi, daha yakışıklısı, daha kültürlüsü, daha çok okuyanı, daha çok bileni, daha karizmatiği, daha zengini, daha iyi sevişeni, daha...
İnsan mıyız biz artık diye çok merak ediyorum. İnsan mıyız yoksa Mall mı? Hatta benim için bir ad bile koydular bir alışveriş merkezine, AnkaMall...

Neyse, şimdilik bu kadar. Zira, "pazar"a çıkmam gerekiyor...

Sevgilerimi sunuyorum...

YILDIZNAF dedi ki...

Merhaba 7.Oda,

Cocuktuk buyuduk, gercek kadin erkek iliskilerini tanidik,

Kadinin kadina yaptigi eziyeti,

Erkegin yanindaki kendini arayisini tanidik,

O yuzden simdi izlenenler normal geliyor.

Ben cok severek izleyenlerdenim, ne aptal ne de mide bulandirici buluyorum,

Ucuk kacik da olsa, esprileri ve kadin erkek iliskilerine sorgulayici bakisi ile benzersiz...

O dort kadin nasil olgunlasiyor ve degisiyor zamanla.

Buyumek kacinilmaz tabii herkes icin.

Onlar da hem birbirlerinden destek alarak hem de yasadiklari tecrubelerden ders alarak degisiyorlar...

Ne yalan var ne sahtekarlik !

Hayatin icinden oylesine bir yasam kesidi iste !

Ustelik gulecek cok sey var !

banu dedi ki...

'çok sewiorum ,askerden gelipte ewlenceğimiz günü 4 gözle bekliorum,onsuzluğu düşünmek bile canımı acıtıyor'şuan duygularım bunlar hiç bitmicekmiş hiç gibi sewiorum.we bi gün biterse(düşünmesi bile korkunç) tek taraflı bi aşk olursa yada aşk sandığımız şey sadece alışkanlık olursa ozamn şimdiki bu düşüncelere,çewredeki insanlara we karşı tarafın duygularına ihanet etmemek için bittiğini belki kendim bile anlamadan mutluluk işkenceye dönüşebilir.ne o yalanları duymak nede sölemek istemiorum.Hep böyle mutlu KALAMAZMI? :(

Biraz dedi ki...

Cogu zaman yuzlesmek ve bitirisin sikintili kivrantili hallerinden kacistir...o zaman. Korkakliktir bi de.

"yogunum" gecici bir agri kesici gorevi gormekte, maskelemektedir...
"Yogunum"; istenirse yogunluk aralari bile bulunur ama istenirse.
Sex and the city her ne kadar kizsal/kadinsal bir dizi de olsa hayata dair iyi gozlemleri var.

Abi dedi ki...

Benim de sevmediğim bir diziydi bu sadece sinema filmini seyrettim ve kaçırdığım bir şey olmadığını anladım. Benim anlamadığım şey sayın Goddess Artemis'in kapitalizm ve abd genel yaşam tarzını pislik olarak görürken, sayfasında en üstte "buyrun abd'ye, bakın green card'a buradan başvurabilirsiniz." reklamının olması ve dahi blog başlığının ingilizce oluşu... orada dediği gibi; That's all it was: curiosity... (Hani sadece merak.) Kırdıysam özür dilerim ama sormazsam içimde kalırdı.
Sevgiler.

klavyedostlugu dedi ki...

tüm dünyada acayip bir şekilde,adeta fenemon haline gelen, bu filmi sanırım neden haddinden fazla tutulduğunu anladım...aslına bakılırsa,filmde inanılmaz bir sıcaklık ve doğallık hâkimdi...bunu baştan sona dek, öylesine güzel yansıtmışlar ki mest olmamak elde değil...izlemeden evvel derin derin kehanetlerim vardı..tabii sonra izlediğimde ne kadar da yersiz olduğu düşündüm tüm bunların,hayatı öylesine yaşamayı kendilerine yakıştırmış dört New york'lu kadının, baştan çıkarıcı kesitini yansıtmaya çalışmışlar... her birinin başlı başına macerası vardı haliyle..ama galiba beni en çok etkileyen:< sarah jessica parker > oldu..çünkü taa en başından beri evliliğe karşı ketum bir tavır takınınan, âşık olduğu adamla aynı evde yaşmaktan zerre kadar gocunmayan bir vurdum duymazlığa sahipti..zaman zaman ben de evlilik müessesinin ne kadar da saçma olduğuna karar kılsam da,genede içten içe bir sitem ediyor oluşum kesin.filmin dur durak bilmeden ilerdiği o doyumsuz dakikaların keyifini çıkarıyordum habire,bence övgüyü hakeden ve gerçekten etkiliyici bir iş çıkarılmış...son zamanlarda gerçekten eğlenmeyi ve birazcık üzülmeyi göze almak isteyenler için ,tavsiye ediyorum, -hayır hiç mi hiç adetim değildir bu aslında-önyargılarınızdan silkelenin lütfen!!!insana ve yaşama geniş bir persfektiften bakmayı yeğleyin,bir müddet sonra bakış açınızdaki o olağanüstü değişmeye şahit olucaksınızdır elbet,-her ne kadar ben olmasam da-:)))Bu arada ben yine düşünmeye devam; eğer bir ilişki tam anlamıyla bitmemişse iki kişinden biri için yıllar sonra mutlaka karşına çıkıyor.Ve ilişkiyi her zaman çit taraflı bitirmek lazım..Yurdumuz koşullarında da " ya benim olacaksın, ya toprağın !!!" bu tür piskopatların ağına düşmüş bir kişi geldi aklıma napsın nasıl kultursun , istemiyorum dedikçe bir asansörde bıçaklanmasın mı , yaa bi de böyle olaylar var,bazen dürüstlükte işe yaramıyor be arkadaşım..benim yine kafam karıştı.

Bekriya dedi ki...

benim de yalan rüzgarını izleyesim var, acaba gerçek yaşamdan daha mı fırtınalıydı bi hatırlamam lazım :))

Goddess Artemis dedi ki...

@ abi:

Bu dizileri sevmememin herhangi bir "izm" ile ilgisi yok.

1- Sünni Müslüman Türk değilim.

2- Presbiteryen ve Makedonum.

3- Google reklamlarını kendim seçip yerleştirmiyorum oraya!

4- O alıntı, bütün bu dayatma ve yapay hayatlara karşı olan, bir büyük insanın; Wilhelm Reich'in deyimiyle "küçük insan"ların algı kapılarını zorlayan The Doors'un solisti Jim Morrison'a ait.

5- Bloğumun adı Türkçe değil, çünkü "Goddess Artemis" Yunan Mitolojisi'nden bir karakter. Yunancasını yazsam kaç kişi anlayacaktı? En yaygın dünya lisanlarından biri olan İngilizce'yi kullanmakta beis görmedim.

6- Bütün bu açıklamaları yapmak zorunda değildim ama Tanrıçalık bende kalsın!

7- Ancak en yakınlarımdan gelecek bir söz kırabilir beni, dünyanın geri kalanı fasa fiso.

Abi dedi ki...

@ Goddess Artemis - Tanrıça,

Yazdıklarınızı okuyunca aklıma yanıt için bir kaç şey geldi. Bunlardan birisi;
8- Biraz hırçın ve agresifim. olabilirdi sadece.

Ya da bu söyleşiyi 7.Oda'da yaptığımızdan dolayı belki, 7 maddenize atfen 7 cümlecik yazabilirdim. Bunların içinde öne çıkanlar, yorumlarınızda kullandığınız kalın karakterler ve ünlem işaretlerinin yazım dilindeki anlamları,
70'lerde dinlediğim, hayatlarını ve hemen tüm şarkılarını ezbere bildiğim Doors ve J.Morrison ile ilgili düşüncelerim, en azından o alıntıyı Türkçe yazsaydınız, Yunancayı anlayamayacak insanların onu anlayabilecekleri, Google reklamları ile ilgili düşündüklerim, Wilhelm Reich'ın kimine göre büyük adam, kimine göre ise bir deli olması, ve sonunda "Kırdıysam özür dilerim"e atfen yazdığınız cümlenin aslında Gulteinen Enkelini'nin şu yazısında, tam da aynı cümlelerle koyduğunuz yorumunuza size de sizin tarzınızda bir yanıt verilebilmesi olasılığı olabilirdi.

Ama yine de hiç zorunda olmamanıza karşın, Tanrıça'lık vasfınız ile bana ve okuyanlara bu teveccühü gösterdiğiniz için size tapıyorum.

Ve haddim olmasa da, eğer kabul ederseniz size saygılar sunuyorum.

Ne de olsa hem fasa fiso'yum. Bir de üstüne üstlük küçük bir insan parçasıyım.

N'apalım, adımız kul Hıdır, elimizden gelen budur.

GULTEINEN ENKELINI dedi ki...

Sevgili 7inci oda,
Oyle guzel bir giris yapmis, girisinde hos mesajlar vermis, sonra konuyu gercek hayattaki "neden??" lere oyle hos getirmissin ki...
ayakta alkisladim...Kalemine saglik, yazini okumayi bitirince de derin bir ic cektim; demek ki mesajindan etkilendim ve bu konuyla ilgili "hayatimda ben nasil bir davranis icindeyim acaba?" diye oz elestiri yapma ihtiyaci duydum.
Basari budur bence yazi yazarken; bazen de dusundurmek gerekir.

Bu sirada bazi yorumlarla ilgili bir diyecegim olacak nacizhane:

kimi zaman blog dunyasinda bazi yazilar okuyorum nefis yazilmis, cok da hos mesajlar verilmeye calisilmis; bu yapilirken de bazi materyaller, tarihten alintilar, seninkinde oldugu gibi film veya dizilerden bahsedilmis, hatta bazen bahsedilememis de tam, devrik cumleler yapilmis, imla veya yazim hatalari yapilmis... ama belli ki yazida duygu akmis...
dusunce akmis...
iken;
bende mi bir sorun var yazinin butunune bakip duygunun ozunu ve dusunceyi anlamaya algilamaya calisiyorum, ve begenirsem begenimi mutlaka ifade ediyorum, begenmezsem de sessizce cekiliyorum; yoksa ben de bir editor havasinda mi okumaliyim "ahhhaaaa buldum hatani alcak!" veya "yavrum ne dersen de giriste materyal olarak kullandigin malzemeyi begenmedim yere batasicayi!" yahut da "aman sen de yazi yazdin bir halt mi sandin kendini, seninki de fikir mi?" gibi "en yetkili kisi" veya bir "varliginizin sebebiyim" havasi ile bir yorum birakip sevgili blog sahibinin yazisini asil vermek istedigi mesajdan coookkk uzaklara goturen bir tartisma mi baslatmaliyim bilemiyorum...

Bu cercevede yazilan yazilarla ve yorumlarla ilgili su sorular geliyor tabii ki aklima:

Soru 1- Materyal olarak kullanilan herhangi bir dizidir; begenirsen sen de izlersin, begenmezsen izlemezsin, bunu kendine saklamak cok mu zor? (zira bahsi gecen yazi o dizinin ne kadar iyi veya kotu oldugunu tartismak icin yazilmamis zaten.)

Soru 2- Blogcu veya blog yorumcusu olarak yumusacik bir insan da olabilirsin, cok keskin kenarlari olan bir insan da olabilirsin, ancak herseyden once insansindir yalniz.
Keskin kenarlarinin baskasini kesmesini engellemeye calismak cok mu zor?

Soru 3- Blog ziyaretleri de bir sekilde "iletisim" veya "paylasim" sayilabilecegine gore, blogcu veya yorumcu olarak yorum yazarken biraz empati kurmaya calismak cok mu zor?

Soru 4- Bir blog teknik olarak "umuma acik" oldugu halde blog ziyaretlerini ve orada soyleyeceklerimizi geleneklerimizin bize ogrettigi terbiye cercevesinde, yani "misafirlige gittigimizi unutmadan" yapmak cok mu zor?

Soru 5- Mukemmel olmak degil, kalici olmaktir onemli olan(bunu bana 11,5 yasindaki kizim ogretti ben kendi resimlerimi elestirirken) bu sebeple kimsenin ama once kendimizin mukemmel olmadigimizi kabul etmek cok mu zor?

Cok uzun oldu sevgili 7inci oda; neredeyse senin yazinin yarisi kadar yer tutmussa yazdiklarim affina siginirim.
Seni baska bloglardan girerek begeniyle izliyordum zaman zaman; izninle seni "misafir odama" aldim...

sevgi ve esenlikle kalasin.

not:yukarida imla hatalari yapmis olabilirim, tekrar okumadim yazimi cunku rahatim, nasil olsa bunca yazilana ragmen anlam bir tarafa birakilir ve yazim hatasi yaptiysam birileri duzeltiveir :-D

Aurora Borealis dedi ki...

sevgili 7. oda
muthis bir yaziydi tamda benim duygularima hitap ediyodu su gibi okudum derler ya iste aynen oyle bende bu diziyi izlememistim ve izlemedigimede uzulmustum simdi izleyebilseydim eger seninle ayni duygularla seyretmis olurdum bitis konusundada seninle hemfikirim evet oylesine durust durust bitti diyen ne kadar az insan var dunyada bunlardan biri olabildigim icin kendimi cok ayricalikli hissettim simdi sagolasin bana bu duyguyu yasattigin icin
fakat bana ilginc gelen su blog dunyasinda gercekten cok yeniyim ve herkesin yazdigini okumak ozelliklede yorumlardaki derinligi hissetmek ayrica zevk veriyor her ne kadar bazen bu derinlik ve keskinlik benim kenarlardan dusmemede neden oluyor ama yorumlarin icinde biri tekrar elimden tutuyor benim gibi dusunenler yorum yapacak daha bekle diyorum kendikendime ve bir turlu anlamiyorum neden bu kadar keskin ve delici yorumlar birakiliyor sevgili gulteinenin dedigi gibi bence yazilardaki asil dusunce ve seni goturdugu yer onemli degilmidir.....
bizler buralarda duygulari paylasmiyomuyus yoksa yada bir blog sahibi olabilmek icin yazar mi olmak gerekiyo....
hicmi hata yapmamak gerekiyo... yada birilerine kendimizi begendirmek icinmi yoksa hissettiklerimizi paylasmak icinmi yaziyoruz....
benim kafam iyice karisti walla daha onceki bi yazina biraktigim yorumdaki gibi sanki tas kuyuya yuvarlandi gidiyor..... hadi yakaliyalim bakalim
sevgi ve saygiyla
hosca ve dostca

Not.yazilarini cok begendigim ve takip edebilmek icin iznin olmadan nacizane kucuk misafir odama aldim seni bi kusur ettiysem affola

hep dedi ki...

Sevgili 7. Oda, ne güzel yazmışsın sahiden, verilmek istenilen mesaj kadar bunun ne şekilde iletildiği de önemli. Kesinlikle belki daha az acıtıcı olacak dürüstçe ve açıkça iletilse bitirişler, sonlar. Ama bazıları için aşkı itiraf etmekten daha çok yürek istiyor aşkın bittiğini itiraf etmek galiba.

Yorumlarda gelişen sohbete dair söyleceğim şu ki; sevgili Abi'nin şu yazısında da ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, gerek içerik ve gerekse şekil açısından kimsenin kimseye editörlük, redaktörlük taslama ve hele de bunu kırıcı bir üslupla yapma hakkı yok. Söz yine dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyor; üslup her şeyde çok önemli.
Sevgiler

7.oda dedi ki...

herkes kendini farklı ifade ediyor.. kimi hep isyankar, kimi sakin, kimi hep telaşlı, kimi ürkek, kimi dobra, kimi sessiz, kimi çok sesli, kimi döver gibi, kimi okşar gibi..
zaten bizi birbirimizden ayıran şey bu kendimizi ve düşüncelerimizi ifade ediş tarzımız..
ben genel olarak tartışmaları sevmiyorum.. belki de hayatımın uzun bir zaman dilimini sürekli gergin, en ufak bir şeyden tartışma çıkaran, hiç bir şeyden memnun olamayan insanlarla geçirdiğimden, artık özellikle boşanma sonrası daha sakin daha dingin ve hepsinden önemlisi de önyargısız yaşamaya çalışıyorum..
kimi zaman ne mümkün sakin kalabilmek ama mümkün olduğunca çalışıyorum diyelim..
kimse kimsenin sevdiğini sevmek beğendiğini beğenmek zorunda değil.. ama kendi düşüncelerimizi ifade ederken nezaketi elden bırakmamaya gayret gösterirsek ancak hayat daha yaşanabilir ve daha güzel oluyor..
kükrememiz gereken zamanlar elbet oluyor hayatta.. o zamanlara saklayalım enerjimizi de sesimizi de.. paylaşımların yaşandığı herkesin kendi düşüncelerini paylaştığı bu tür ortamlarda kükremek sadece tepkiye sebep oluyor..
bu benim şahsi düşüncem..
sevmediğimiz şeyi belirtmenin bin türlü yolu var..
ama dedim ya.. ben böyleyim..
sen?? sen başkasındır, ona da saygı duyarım..
geriye kalan en önemli şey şu aslında: NİYET !! bir işe başlarken de yazarken de konuşurken de davranırken de NİYET..

Gülteinen Enkelini.. duygularıma tercüman olmuş resmen..
çünkü üzüldüğüm bir diğer konu da ben bu yazımda diziden ziyade beşmilyon tane soru sordum yahu :)) günümüzde ilişkilerimizi neden korkakça bitirdiğimizi ve neden duygularımızın ardında duramadığımızı sorgulamaya çalıştım yaşarken de biterken de..
gözden kaçırılan ama aslında anlatmaya çalıştığım şeyin özü bu :))

bu arada diziyi de sevdim ben.. ve diziden de, dizinin bana çağrıştırdıklarından da bol bol yazı okuyacaksınız benden :)
yıllar önce anormal gelen tü tü kaka diyerek izlediğimiz şeyleri bugün yaşıyor olduğumuzu gördüm ki.. bu bile apayrı bir yazı konusu aslında benim için..

sonuç olarak.. neyi paylaşamıyoruz ki..?? kimin neyi izlediğini neyi sevdiğini veya neyi izlemediğini sevmediğini boşverin..
önyargılarımızdan kurtulmak en zoru şu hayatta.. herkesi olduğu gibi kabul edebilmek en zoru..
biz bunu yapmaya çalışalım ..gerisi... herşey halolur..

EgeEfe dedi ki...

Okumak için genellikle müzik tercih ediyorum. Okuduğum şeye, yazının ruh haline ve ruh halime uygunsa daha da çok seviyorm.
Senin yazılarının da en güzel yanı bu, uygun müzik bulma derdi yok. Hazır vermişsin zaten:)
Darkseed'den Life'da bence çok iyi bir seçim olmuş ve şimdi üşenmeyip googletranslete ile kesinlikle başa baş güreşecek bir şekilde şarkının sözlerini çevirdim :)))

Buyrunuz efendim:

Darkseed - Life


Bir duygular labirentinde kaybettim kendimi.

Benim renkli pencerem şimdi kırık cam parçaları.

Ona daha fazla karşı koyamam

Ama vermek zorunda olacaklarımdan

Daha fazlasını yapacağım her zaman.

Hayat bir sonsuz hayal kırıklıkları hikâyesi

Büyük özlemler, açgözlülük iyiden kötüye dönüyor.

Keşke daha fazlasını söylesem

Ama kimse duymaz.

Hep merak ediyorum,

Benden alınanların hepsi ne kadar

Bunu al, şunu al

Tekrar ve tekrar

Basit iğrenilen hayat

Hiçbir şey kalmayacak geriye.

Bırak, özgür olduğumda ne olacaksam o olayım.

Parçalanmış duvarlar görmek istiyorum.

Nafile(yararsız) hikâyelerden bezdim(bıktım).

Şimdi zaman benim için kaygılanma, kendim hakkında kaygılanma zamanı.

KUBİLAY KIZILDENİZLİ dedi ki...

Vallahi arkadaşlar yorumlara mı yorum yazayım yoksa sevgili 7.Oda' nın yazısına mı karar veremedim.
Hala karar veremedim.
Tam bir "tartışma şenliği" var.
Ben bu odayı ilk kez ziyaret ediyorum ve affınıza sığınarak hem izninizle bu güzel bloğu izlemeye alıyorum hem de yorum yapma hakkımı bir başka bahara saklıyorum.
Sevgiler

Goddess Artemis dedi ki...

@ yedinci oda:

Özelden yaptığımı, genele taşımak ve daha önce sana söylediğimi bir defa daha buradan tekrar etmek istiyorum: VERDİĞİM RAHATSIZLIK İÇİN ÖZÜR DİLERİM! :-(

Bu kadar tartışma yaratacağını ve yazdıklarının ana fikrinden kopulacağını bilseydim, "Sex & City" ve benzeri bilumum dizilere dair fikrimi asla söylemezdim.

Üslubuma gelince, nihâyet 40'ıma 2 kala başardığım bir şey bu;
rahmetli doktorumun tavsiyesini uyguluyorum: Hiçbir şey içimde kalmamalı, hissettiklerimi ya da düşündüklerimi, o anda aklıma geldiği hâliyle hemen söylemeliyim. Hiçbir şekilde kendimi sıkmamalıyım; başkalarının rahatsızlığı pahasına. Yoksa, rahatsızlanıyorum. Sıkıntıyla, ellerimi kaşımaktan, ellerimin üstü paramparça (sana mailden yollayayım da gör). Bu iyi hâlim, eskiden tüm vücuduma yapıyordum bunu.

İnsanın içini daraltacak kadar, tüm kendini koruma içgüdüsünün içine edecek kadar nezaketli, disiplinli, terbiyeli bir evde yetiştirilmenin yan etkileri bunlar. Ondan sonra, senin inceliklerini anlayamayan bir sürü insan (dost sandığın kimi eski arkadaşlar, eski eş, eski sevgililer, iş arkadaşları) canına okur. Öylece kalıverirsin, olduğun yerde katatonik bir hâlde.

O kadar kırılgan bir hâle geliyor ki, sonunda "Asalet adına susup, arkamızı dönüp gittiğimiz günlere yazık!" diyecek bir hâlet-i ruhiye kazanıyor insan ve pata küte davranmaya/konuşmaya başlıyor.

Ve fakat; yorum bırakırken "bold" HTML kullanmamın, "dünyanın en harika yazısını" okurken bile redaksiyon hatalarına takılıp, okuduğumdan tamamen kopacak şekilde saplantılı (
OCD) olmamın insanları bu kadar rahatsız ettiğinin farkında değildim.

"Her şerde bir hayır vardır" derler ya, ben de kimlere asla yorum bırakmamam gerektiğini öğrendim.

Ancak, seni üzdüm, yordum ve canını sıktım. Yalnızca ve yalnızca, senden özür diliyorum.

Yağmur... dedi ki...

Çapraz çağrışım...
Kadından Kentler kitabındaki "Burası Ankara İl Radyosu, Şimdi..." adlı öyküden:
"Türk müziği şarkılarının hemen hepsi aşk üzerineydi. Büyüdükçe düşünüyordum: Bu şarkıların anlattığı aşklar, bizim aşklarımız olamazdı. Kaybolmuş bir dünyanın, insanların, kalplerin şarkılarıydı bunlar. Bizden öncekilerin hatıralarının şarkılarıydı. Bizim asla sahip olamayacağımız aşkların ve hayatların şarkıları... İstesek de aynı kulakla dinleyemezdik onları. Bu şarkılarda onların geçmişi vardı belki, ama bize bir gelecek yoktu. Yalnızca bu yüzden bile, ölmeye mahkumdu bu müzik. İstense de günümüzde çoğaltılamazdı. İklimini, ruhunu, çağını kaybetmişti bir kere. Onun Türk Müziği tutkusu, dopdolu yaşanmış koca bir hayattan kalmıştı. Bizimkisiyse, bu müziğin son dalgasını yakalamış çocukluk hatıralarıma alçakgönüllü bir saygı duruşu..."
* Sayfa 125-126, Murathan Mungan, Metis Yayınları, Mart 2008, İstanbul

GULTEINEN ENKELINI dedi ki...

Bak..
ben dedim size...

en sonunda simsek cakti; yagmur yagdi!

:-)

karton_piyer dedi ki...

Öncelikle Sex and the City' i izlemediğimi belirtmek isterim. @KUBİLAY KIZILDENİZLİ' nin belirttiği gibi kafam karıştı ama hem yazıya hem de diğer yorumlara yorum yazayım dedim.

11 yılda nasıl değiştiğinize değinmişsiniz. Bloğunuzun tamamını okuyamadım ama okuyabildiğim kadarı ile tahmin edebiliyorum. Aklıma bir söz geliyor,"Hayatta bedeli en ağır olan şey, tecrübedir" diye.

Öncelikle insanın kendini tanıması, bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Ama kendimizi bile tanımadan karşımızdakini anlamaya çalışıyoruz. Sun Tzu Savaş Sanatı adlı eserinde "Denilir ki; başkasını ve kendini bilirsen yüz kere savaşsan da tehlikeye düşmezsin; başkasını bilmeyip kendini bilirsen, bir kazanıp bir kaybedersin; ne kendini ne de başkasını bilirsen girdiğin her savaşta tehlikedesin demektir." demiş. Bırakın uzak doğuyu, kendi kültürümüz bile bunu öğütlemez mi bize: İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir/Sen kendini bilmezsen/Bu nice okumaktır.

Şu hayatta en zor ve en önce yapılması gereken işin, insanın kendisini öğrenmesi/çözmesi olduğunu düşünüyorum. Yani ben kimim? Ben hayattan veya ilişkilerimden ne istiyorum ya da ne zaman ilişkilerim güzel gidiyor veya ne zaman raydan çıkıp işler arapsaçına dönüyor diye ilişkiler, kariyer vb. alanlarda kişinin kendi analizini yapması gerektiğini düşünüyorum.

Bunu yaparken sorumluluğu kendi üzerimize alarak düşünmek gerekir. Bütün suçu karşı tarafa yıkıp kendini aklamaya çalışanlar gibi davranmamak lazım. Sen şöylesin, sen böylesin, bencilsin, zartsın, zurtsun. Evet, ben buyum ve sende bu adamı sevdin! Şimdi mi kötü oldu?! Eleştirirken bütün sorumluluk bizim üzerimizde imiş gibi düşünerek hareket etmeli.

Üstelik her insanın karakterinin farklı olduğunu nasıl kabul ediyorsak, her ilişkinin de bir "karakteri" olduğunu ve farklı olduğunu kabul etmeliyiz diye düşünüyorum. @YILDIZNAF dizideki karakterlerin birbirlerine yaşadıklarını ve tecrübelerini aktardıklarına değinmiş. Gerçek hayatta da bu beni çok ama çok rahatsız ediyor, hatta delirtiyor!!! Bu durumda, kadın / erkek fark etmeksizin hem karşı taraf için hem de ilişkilerimiz için genel bir şablon çıkarmış olmuyor muyuz? Yani karşınızdakini diğerlerinden "farklı" olduğu için hayatımıza alıyoruz ama o uymadığı genel şablon içinden değerlendirmeye, genele yerleştirmeye çalışıyoruz. Eee, hani farklıydı?

Küçük çocuklar için oyuncaklar vardır. Kare şekli kare boşluğa, üçgeni üçgen boşluğa yerleştirirsiniz. Bir üçgeni alıp kare boşluğa yerleştirmeye çalışmak gibi bir şey bu.

Üstelik "tecrübelerin?!" aktarılması, zaten bir labirent olan kadın / erkek ilişkilerini daha da karmaşık hale getirmiyor mu? Elbette yaşanmışları yaşamak ya da Amerika' yı yeniden keşfetmek insana bir şey katmaz. Ancak insanları genelleştirmeye çalışınca, ilişkileri de genellemiş olmuyor muyuz? Basit bir şampuan reklamında bile "sizin için özel" diye bas bas bağırmıyorlar mı, aynı şişeden bir gün içerisinde on binlercesini ürettikleri halde. Yaptığımız şeye bakar mısınız? Genel şampuanlar içinden özel sandığımızı seçip, özel olan ilişkilerimizi genellemeye, sıradanlaştırmaya çalışmak! Bu aralar şampuanımı değiştirdim, yan etkisi olsa gerek kafam karışık :)

Hiç bir şey bir anda olmaz, buna inanmıyorum artık! Mutlaka ama mutlaka arkasında bir "nedeni" vardır. Bir görüşte âşık oldum dediğin bir kişi, senin bile fark etmediğin ve bilinçaltında uzun yıllardır sessizce yatan bir adama / kadına, yani bir kalıba çok benzediği için hayatına girmiş olabilir! Ya da aniden bittiyse, hatta korkunç bir öfke dalgası ile karşılaşmış isen, karşı tarafın içinde çok biriktiği için olabilir. Dev bir baraj gibi düşünün bunu. Bir baraj dolusu su, nasıl tanımlarsınız? Su, hayat, elektrik, balıkçılık, su sporları vs. vs. vs. Hep pozitif, güzel şeyler ama baraj doldu, kapakları açmak istedi ama olmadı! Taşıma kapasitesini aştı, ne oldu? Taşıyamayıp yıkıldı! O biriken, güzel sözcüklerle tanımladığın su veya düş birikintisi dev bir tsunami dalgası gibi önüne geleni yıkmaya başladı. Ortaya çıkacak tabloyu nasıl tanımlarsın? Ölüm, telef, yıkım, acı, yas vs. vs. vs.

İşte bu yüzden, "ya benimsin ya toprağın" diyecek kadar delirenlerin öfkelerini bile anladığımı düşünüyorum. Belki de bu yüzden aşk ve nefret sık sık beraber anılıyor. Ne kadar ironik değil mi? Birbirlerine taban tabana zıt olan iki duygunun formüllerinin bu kadar benzer olması ve birinden diğerine kolayca dönüşebilmesi!

Neden karşıyım buna? Neden insanların birbirlerinin hayatlarına müdahalesini istemiyorum? Basit bir örnek vermek istesem, mesela elma desem bu satırları okuyan herkesin beyninde bir elma canlanır. Beyin imgesel düşünür, bir şeyi görsel olarak mutlaka başka bir şey ile eşleştirir. Peki, sizin elmanız ne renk?

Ben düşündüğüm elmayı en ince ayrıntısına kadar anlatmış olsam bile bu satırları okuyan herkesin elması yinede farklı olacak. Aynı özelliklere sahip olmasına rağmen!

Yani konuşma sırasında imgeden sözcüklere ve tekrar sözcüklerden imgeye dönüştürürken bir "çeviri" kaybı yaşanıyor. Üstelik bu konuşma sırasında karşı tarafı dinlediğinizi varsayıyorum. Bu arada, gerçekten karşı tarafımı dinliyorsunuz yoksa sıra size geldiğinde konuşmak için düşüncelerinizi toparlamaya mı çalışıyorsunuz? Normal bir iletişim sırasında yaşanan en basit sorunlardan biridir bu!

Basit bir elma bile böylesi bir anlaşılmazlığa yol açarken, âşk-meşk işlerinde nasıl bir sorun ortaya çıkar. Aşk neye benzer, yumuşak mıdır yoksa sert midir? Rengi var mıdır? Varsa ne renktir? Yenilir mi, yoksa içilir mi?

Yani, iki kişi arasında bile iletişim zor iken insanların birbirlerine akıl vermesini, farklı olan her ilişkiyi sıradanlaştırmaya çalışıp sonra neden böyle oldu diye veryansın etmelerini an-la-mı-yo-rum.

Üstelik bütün sorun, ilişkiden bile önce orada yer alıyor olabilir! Kafamızdaki şablonu ya da gerçek kişiyi kafamızda o kadar büyütüyoruz ki bir süre sonra "O KİŞİ BİLE" o boşluğu dolduramıyor. Senin de yazdığın gibi, "Oysa büyütmemek lazım bazen ilişkileri de, hayatı da... Olduğu gibi yaşamak lazım..."

Bunları yazarken aklıma bir Nasrettin Hoca fıkrası geldi. Hoca yaralı bir leylek bulmuş. Daha önce hiç görmediği leyleği bir şeye benzetememiş. Almış eline makası, gagasını, bacaklarını hatta kanatlarını kısaltıp; "Hah, şimdi bir şeye benzedin" demiş. Belki Nasrettin Hoca' ya göre bir şeye benzedi ama leylekte leylek değil artık!

Evliliklerin veya beraberliklerin çoğu böyle değil mi? Başlamadan bitiyor ya da leylek misali kafamızdaki şablona göre karşımızdakine şekil vermeye çalışmıyor muyuz? Azıcık ipleri koyverin, karşı taraf kontrolü eline aldığını sansın bakın neler oluyor! Kimse karşısındakini yaşamıyor, aslında hayalindekini istiyor. Hatta çivi çiviyi söksün diyerek eskiyi unutmak ve hayalimizi inatla yaşatmak için sarılmıyor muyuz hemen benzer birilerine? Ne kadar iğrenç!

Hepimizin içinde, kalbinde kırıklar var. Bu kırıkların içinden bakınca dışarıyı net göremiyoruz, prizma gibi davranıyoruz. Basit bir beyaz ışık sunan New York' lu adamın ışığını kırıklarımızın içinden geçirip ortaya çıkan renk tayfını aşk sanıyoruz. Halbuki adam sana bir renk tayfı sunmadı ki. Sonra adam "PİÇ" oluyor tabi, "Şerefsiz, nasıl kullandı kızı."

Belki aynı anda Ankara' da aşkını, o renk tayfını sunan bir adam ise, prizmanın tersine işlem yapması nedeni ile aşkına ulaşamıyor. Sunduğu renk tayfı, prizmadan geçerek basit bir beyaz ışığa dönüşüp kalıyor.

Yaşandıktan sonra ise ilişkinin acı vermesi gayet normal. Cebininizde leblebiler olduğunu düşünün, şekerli ve acılı leblebiler. Üzerine giderken bir şeyin ya da yaşarken, yani elimizi her cebimize atıp bir avuç leblebi aldığımızda şekerli olanları ayıklıyoruz. Acılı leblebiler de var ama dokunmuyoruz onlara, görmezden geliyoruz. Boşanma, ayrılık, ihanet vb. gibi zaten başlı başına yıkım olan bir dönemden sonra elimizi cebimize attığımızda birde bakıyoruz ki şekerli leblebiler - olumlu düşünceler - bitmiş. Diğerleri gibi olmayacaktı, farklı bir ilişkimiz olacaktı vb. leblebiler yok artık. Geriye acılılar kalıyor, hepsini birden hazmedemeyince de bu sancılı döneme aşk acısı deniliyor. Halbuki başından beri oradaydı onlar, sen "bilerek" görmezden" geldin.

Hikâye bu ya, bir yazar varmış 80-90 yaşlarında. İnanılmaz aşk romanları filan yazıyormuş yazmasına ama hayatında hiç evlenmemiş. "Bu kadar güzel eserler veren biri bunca sene boyunca neden evlenmedi" diye sormuş muhabir. "Hayallerimin kadınını aradım" demiş. "Yaşınız oldukça büyük, bunca sene bulamadınız mı?" diye diye tekrar soran muhabire; "Buldum bulmasına ama O da hayallerinin erkeğini arıyordu" demiş. :))

Hayal meyal bu işler yani. Elma gibi net değil :) Karşı taraf bir hata yapsa ve geri sarsan, senden iyisi yoktur! Aynı hatayı sen yaparsan kafana kakılır veya kakarlar. Niye, şablonu bozdun! Hayalin dışına çıktın, olmaz! 9 kusurlu hareketten biri. Kızın hayalleri ile oynadın haa, vay şerefsiz! Diyorum ya, karşındaki değil kafandaki önemli!

Üstelik her ne kadar Bülent SOMAY' ın Bir Şeyler Eksik adlı kitabında bir ilişkinin ilişki olabilmesi için en az üç kişi gerekir denilse de ben hala 2 (yazı ile iki) kişide kararlıyım. Üçüncü, beşinci, on beşinci kişileri onların hiç umurumda olmayan tecrübelerinin hayatımdaki yerini anlamış da değilim.

Baş başa olduğum bir kişi ile beraberken bile, ben karşımda bir "ordu" görüyorum. Onun annesi-babası, kardeşleri, arkadaşları, iş arkadaşları, okuldan arkadaşları, eski sevgilileri ve onlardan bana kalacak olan, tamir etmem gereken kırıklıklar, doldurmam gereken koca bir hayal... Ve tabii ki bu kadar kişinin benden bekledikleri, hayalleri vs. vs. vs.

Seçim havasındayken aklıma bir cümle geldi, araya sıkıştırayım dedim: "Enkaz devraldık!" :))

İki kişi bile yeterince büyük bir "kalabalık" iken, diğer kişileri, tecrübeleri, yaşamları niçin alırız aramıza? Birine 40 kere deli dersen delirir sonunda. Aynı mantıkla hareket edersek, sıradanlaşması için uğraştığımız, genel geçer "fikir?"lerle yön vermeye çalıştığımız ilişkilerimiz sıradanlaşınca neden bu kadar şaşırıyoruz? Bilerek ya da bilmeyerek yapılmaması gereken her şeyi yapıyoruz!

Bu kadar mükemmel bekâr kadınların var olduğu dünyada "mükemmel erkek" kıtlığından bahsediliyor. Belki "mükemmel erkek" bolluğu vardır, sadece "mükemmel kadın" kıtlığı içinde olabilir miyiz acaba?

İtalyan erkeklerinin ne kadar centilmen olduğundan bahsediliyor mesela. İtalyan kadınlara sorsak, eminim onlarda başka bir memleketin erkeğini, mesela Fransızları ister. Elin Avrupalısı ise senin kıro diye burun kıvırdığın adama abayı yakıveriyor. Algıda mı bir problem var acaba? İdrak yolları enfeksiyonu filan?

@beenmaya' nın da belirttiği gibi ses çıkarmayınca yalan söyleyenler kadar suçlu oluyoruz olmasına ama kimse doğruları söylemiyorsa veya gerçeklerin bir kısmını söyleyip bir kısmını gizliyorsa ne yapacağız? Ne başlaması ne de bitmesi için gerektiği kadar konuşamıyorsa ne yapacağız? Üstelik bunun da farkında olduğu halde! Bir yandan konuşmak istemeyip bir yandan da hissettiklerini yeteri kadar anlatamamaktan şikâyetçi oluyorsa ne yapacağız? :s

Her insanın maskesi vardır yüzünde. Gözüne çektiğin kalemin yâda rimelinden tut, hazırladığın CV' ne kadar her şey maskedir. Piyasa böyle olunca hem seçenekli düşünüp hem de @Yağmur' un dediği gibi kendini olabildiğince "pazarlayacaksın"! Daha iyi bir şirkete, daha iyi bir eve, daha iyi bir eşe vs. vs. vs. Bunu mu hakettin sen, daha iyisine layıksın!!! Kimse maskelerini düşürmüyor, kadın / erkek fark etmeden herkes kendine biçtiği rolü oynuyor!

Daha önceki bloğuma koyduğum bir yazıyı da buraya tam oturduğu için ekleyeyim dedim.

Yeniçağın ruhu "bir ihtimale adanmak" yerine yeni seçeneklere açık yaşamayı yüceltiyor. Adanmanın aldanma riski taşıdığını vurguluyor. "Öteki" seçeneklerimizin farkında olmamız, seçimimize sahip çıkmamızı engelliyor. İnsanlar biliyorlar ki aşkta ve işte dışarıda kendisi için "daha iyi bir seçenek var!" Yeni hayat felsefemiz bu bilgi üzerine kuruluyor. Sadakatin süresi gittikçe kısalıyor. Seçenekçi düşünce biçimi arttıkça - ki bu kültür önüne geçilemez bir düzeyde - sadakatin ve adanmanın oranı azalıyor. TV gibi iletişim araçları sayesinde herkes "öteki ışıkları" daha fazla tanıyor. Müşteriler şirketlere, eşler birbirine, vatandaş devletine, izleyici TV programına, partili partisine sadakatini eskisi gibi sıkı bağlar üzerine kurmuyor.

İtiraf edilmeyen kural: "Senden daha iyisini bulana kadar seninleyim!"

@gulunadi ile beraber metroda giderken boynunun sağ altındaki ameliyat izini göstermişti bana ve kötü görünüp görünmediğini sormuştu. Seven insan sevdiğinde kusur aramaz, görüyorsa zaten sevgisi bitmiştir demiştim. Şimdi bunu çok daha ileri bir düşünceye taşıdım. Evet, insan sevdiğinde kusur aramaz ama sevdiğinin aynı hataları tekrarlayıp hem kendisinin hem de çevresinin zarar görmesine, üzülmesine seyirci de kalmaz. Sevdiğini daha da ileri taşıyamıyorsa o adam / kadın, bence sevgi yoktur arada. Bunu yaparken tabii ki üslup çok önemlidir.

"Bizi sinirlendiren bir kişinin davranışının altında bir neden bulunmadığını düşünürsek, doğrudan o kişiyi, onun kişiliğini suçlarız. Eğer davranışın arkasında bir neden olabileceğini düşünürsek, o kişiyi doğrudan suçlamak fazlaca anlamlı gelmez bize." diyor Üstün DÖKMEN, Yaşama Yerleşmek adlı kitabında.

Biz ise ne yapıyoruz, açıyoruz ağzmızı, yumuyoruz gözümüzü Allah ne verdiyse kalaylıyoruz. Amerika' nın en azılı suçlularının kapatıldığı Sing Sing hapishanesinde bir araştırma yapılmış. Siz toplumu için zararlı, beş para etmez vs. vs. vs. adamlarsınız denilmiş. Suçluların %95' i kişiliğine yapılan bu saldırılara katılmayıp, toplumu, sistemi vs. suçlamış.

Yani eleştirirken karşı tarafın kişiliğine, onuruna saldırmak en son yapılması gereken şey iken, neden ilk bunu yapıyoruz ve aynı şekilde karşılık görünce neden bu "vahşete" isyan ediyoruz. Ya karşımızdakini Sing Sing' deki %5' lik dilimdeki adamlardan bile aşağı görüyoruz ya da empati' yi sadece Adam Fawer' in bir kitabı olarak biliyoruz.

Askerde 2 kere okuduğum, bugünlerde tekrar okumaya niyetlendiğim Doğan CÜCELOĞLU' nun Savaşçı adlı kitabında fenomen kavramından bol bol bahsediyor. Okumayan herkese şiddetle tavsiye ederim. Karşınızdaki insanın fenomenini anlamaya çalışmadan davranışlarını anlayamaz veya değiştiremezsiniz diyor. Ama karşı taraf izin vermiyorsa dünyasına girmeme, anlamamı zorlaştırıyorsa ne yapacağız?

Her şeyin arkasında bir neden olabileceğini düşünerek hareket edersek ve kişiliklerimizin, onurlarımızın eşit olduğunu kabul edersek sorun önemli ölçüde azalır.

Uğraştığımız halde anlayamadığımız şeyleri, anlamadığımız halde içimize sindirmeye çalışırsak, anladığımız zaman bizim için ne kadar değerli olduklarını dahada iyi kavrarız. Her ne kadar bugün çok ama çok saçma gelse de.

Şimdi düşünün, ben bir mimarim. Bir bina çizmişim, zemin kaymış 30 derecelik bir açı ile yıkılmadan yamuk bir şekilde duruyor. Böyle bir binayı referans olarak gösteren mimara iş verir miydiniz? Vermezdiniz!!! Ama bugün Pisa Kulesi, bırakın ulusal boyutu uluslararası bir hazine!!!

Demek ki neymiş, anladıklarımızı yaşayarak, anlamadıklarımızı öncelikle "anlamadığımızın" farkına vararak kavramaya ve yaşamaya çalışmak lazım. ;)

Belki sorun bir "dil" sorunudur sadece. Gary Chapman, Beş Sevgi dili adlı kitabında insanların sevgilerini 5 farklı türde ifade ettiklerini söylüyor. Örneğin adam sevgisini lisan ile belirtiyor, "seni seviyorum" sözcüğünü duymak istiyor. Kadın ise sevgisini hizmet türünden gösteriyor olabilir. Örneğin akşama müthiş bir sofra donatmış olsun. Adam "bu kadın bana neden sevdiğini söylemiyor" diye düşünürken, kadın ise "o kadar çaba gösteriyorum, farkında bile değil" diye düşünebilir.

Adam sevgisini tensel yoldan belli ediyordur, sarılarak ya da öperek ama kadın kendisini bir eşya gibi kullanılıyor hissine kapılabilir.

Ya da adam sürpriz yapmayı seven, beraber kaliteli vakit geçirmeyi düşleyen biri olsun. Adam kendini bir sürpriz için geri çekmişken kadın bu adam niye birden soğudu diye düşünebilir ya da farkında olmadan adamın bütün sürprizlerini sabote etmiş olabilir. Normal iletişim problemlerimiz yetmezmiş gibi bir de sevgi dilleri ve problemleri çıktı. Okunası bir kitaptır, tavsiye edilir.

Belki başa dönersek sorunun "aşk" veya "ilişki" denildiğinde kafamızda elma kadar net bir "görüntü" oluşmaması da olabilir. Yâda basit bir iletişim sorunu veya farkındalık eksikliği.

Kaldı ki bu iş bir kişilik midir? Eskiden vakit makit dinlemeden sevgisini göstermiş ya da belli etmeye çalışmış ama şimdi vakit bulamamış. Eskiden iyiydi, şimdi mi kötü oldu!? @Biraz, yaptığı yorumda "kendisini maskelemiş olabilir mi?" diye sormuş. Belki maske de yok ortada, sadece "r" leri söyleyememiş ve aslında "yoğunum" yerine "yorgunum" demek istemiş de olabilir?! mi acaba ;)

Taraflardan biri sürekli yapmıştır bunu ancak artık yorulduğunu düşünerek karşı taraftan aynı türden bir karşılık beklentisi içine girmiş olabilir mi?

@banu' nun yazısını okuyunca burada değinmek istedim. Kadın / erkek her insanın yaşamında son derece zor, uç noktalarda dönemler olabilir! Bir erkek için askerlik veya kadın için hamilelik dönemi gibi. Böylesi bir dönemde, karşı taraftan normal bir dönemdeki gibi hareket etmesi istenebilir mi? Ya da taraflardan biri artık kendini yorgun hissedebilir mi? İki taraf da yorgun olsa bile, durumu daha iyi olanın kötü olana destek çıkması gerekmez mi? Dışarıda ailesi, sevdikleri ile beraber olan kız kışlada her şeyden mahrum sevgilisine daha da bir sarılsa ya da hamileliğinde çirkinleştiğini ve kocasının ilgisini kaybedebileceğini düşündüğü bir dönemde erkek, karısına daha sıkı sarılsa hatta biraz da kilo alıp göbeği de salsa, beraber şişko şişko otursalar, doğumdan sonra beraber zayıflamaya çalışsalar olmaz mı? Ama olmaz değil mi? Eskiden vakit bulabiliyordu, şimdi yine bulsun o zaman! Kışladaymış ya da karnı burnundaymış bana ne!? Keser gibi tahtayı hep bana diye yontuyoruz. Ne keser gibi olup tahtayı sürekli hep bana diye yontmalı ne de rende gibi hep sana demeli. Testere gibi olmalı, bir sana bir bana.

O zaman bir sorun noktası daha ortaya çıkıyor! Beklentilerin kadar yüksek olmasına neden olursan, bunu karşılayamadığın anda o kadar büyük bir hayal kırıklığınında mimari olursun. Çözüm: Karşı tarafa minimum seviyede bağlanırsak, beklentilerini en aza indirgersek minimal bir hasara imza atarız. Olmadı galiba, bak gene kafam karıştı :s

Üstelik duyguların bitimli olduğunu kabul etmemiz lazım. Nasıl midemiz dolunca doyduğumuzu anlayıp yemeğe devam etmiyorsak, duygusal doyum noktasındaki adamı / kadını boğmaya da kalkmayacağız. Üstelik ayrı bir hayatı olduğunu kabul edeceğiz!!!

3 dakikada bir telefon, "Alo, nerdesin?"
"Yemeğe oturcaz, elimi yıkıyorum"
"Alo, nerdesin?"
"Yemekteyim"
"Alo, nerdesin?"
"Yemeği yedik, üstüne çay içiyorum"
"Alo, nerdesin?"
"Uyku çöktü, koltukta şekerleme yapıyorum"
"Alo, nerdesin?"
"Allah kahretsin, yediklerimi sindirdim. Şimdi de s*çıyorum." Hay aksi şeytan, telefon tuvalete düşer.
"Alo, nerdesin? Alo, alooooo" Sen gel, ben biliyorum sana yapacağımı :)

Tanıdık değil mi? Alooo!!!

İnsanlar aradaki saygıyı kaybetmediği sürece her zaman bir şans olduğun düşünüyorum. Herkesin "kırmızı çizgileri" vardır. Kişi eşim bile olsa, ne benim ona ne de onun bana yapamayacağı şeyler vardır. "Kırmızı çizgileri" geçip ihlal konusunda ısrar oluyorsa o uçakları hava sahamdan uyarı bile vermeden indiririm aşağı! Kim olursa ve benim için ne kadar önemli ya da değerli olursa olsun! Önce saygı, kendine ve karşındakine!

Diyelim ki 3 yıl sonra aşk bitti ama saygı ve sevgi hala var! Aşk bitti deyip ayrılmak mı lazım. Bazen rutine binecek, o zaman kır rutini. 2 gün dışarıda ye, hafta sonunu kaç bu şehirden, başbaşa bir yere git veya müthiş bir sürpriz hazırla, romantik bir gece geçir ya da aç arayı biraz özle... Olmaz değil mi, bu da bitti. Elini sallasan ellisi, gelsin sıradaki.

@ Yağmur' un alıntısına da takıldım...

Ne yapıyoruz, filmlerdeki/şarkılardaki gibi aşklar arıyoruz ama öyle bir şey yok. Film neden iş yapıyor? Aşk, heyecan, macera, vahşet vs. vs. gibi senin hayatında bulunan her faktörün kat kat yoğunlaştırılıp makyajlanmış halini sunuyor sana. Yani bir örnek vermek gerekirse meyve suyu konsantresi gibi bir şey. Meyve suyu konsantresini "sulandırmadan" içmeye alışınca, en doğal meyvenin suyu bile seni kesmez oluyor. Halbuki aradığın şey yok doğada. O konsantreyide içmeden önce 1 ölçeğe 5 ölçek karşılık gelecek şekilde su ile karıştırman gerek!

Birde boğmasak birbirimizi diyorum. Sürekli beraber olacağız, beraber gezip beraber s*çacağız. Mesela evli bir çifti izlemiştim TV' de, şu an kim olduklarını hatırlamıyorum. "Sinemaya gideriz, bazen aynı filme gitmek istemeyiz. Aynı anda farklı filmleri izleriz. Ben bir savaş filmi izlerken, eşim bir romantik - komedi filmini tercih etmiş olabilir" diyordu. Ve çıkınca birbirlerine filmleri anlattıklarını, dolayısı ile iki tarafın hem daha güzel, hem de daha verimli bir vakit geçirdiklerinden bahsediyordu.

@klavyedostluğu' nun da yazdığı gibi, bitmemiş iş statüsündeki her ilişki geçmişle bağımızı koparmamıza, ileriye doğru gitmemize engel oluyor ve olacaktır. İki tarafın birbirini sürekli aptal yerine koymaya çalışacağını da sanmıyorum. Olsa olsa tarafların birbirlerinin fenomenlerini, dünyalarını algılamamış olduklarını düşünüyorum.

Yaşarken arkasında durmuyoruz, belki burn-out sendromu gibi bir bitmişlik duygusu yaşıyoruz. O kadar çabaladım, hala benden bir şeyler bekliyor diye düşünüyoruz. Yani yaşarken düzgün yaşamıyoruz ki bitirirken düzgün bitirelim!

Biterken de oyalıyoruz. Mesela bir teklifi reddedildiğinde klasik yaklaşım "arkadaş kalabiliriz" oluyor. Hayır, kalınamaz. Gerçekten sırılsıklam aşıksa sana, havada, karada, denizde, gündüz ya da gece sürekli her yerde seni düşünüyordur zaten. Aşk böyle bir şey, bilgisayar virüsü gibi tüm sistem kaynaklarını sömürüyor. Arkadaş kalalım diyen için problem yok, sen o programı simge durumuna küçültüp görmezden geliyorsun ama benim tüm sistem kaynaklarımı sömürmeye devam ediyor.

Çok mu zor dürüst olabilmek? Daha önce dediğim gibi, maskeler, oyunlar oynandıkça dürüstlük ve tabii ki hakikat hep uzaklarda olacak.

Toparlamak gerekirse...

1. Goddes Artemis "Asalet adına susup, arkamızı dönüp gittiğimiz günlere yazık" demiş. İlişkilerimize elbette sarılacağız ama sırf bir şeyler olsun diye de kendimizden bol bol ödün vermeye de kalkmayacağız. Ve ne başkasının sizin kişiliğinize saldırmasına izin verin ne de siz saldırın. Çünkü "O" hayatınıza girmeden önce de "Siz" kendinizle beraberdiniz, ve kimse 7/24 yanınızda O-LA-MA-YA-CAK!

2. Bir ilişki 2 (yazı ile) kişiliktir. Diğer kişileri, hatta bırakın diğerlerini kendi geçmişinizin bile ilişkinizi bozmasına izin vermeyin. Anlatın, tekrar anlatın, anlayana kadar anlatın ama araya ne ana-baba, ne dost-arkadaş ne de başka birini alın. İletişim zor iş, kadın / erkek ilişkileri işin içine girince daha da arapsaçına dönüyor. Bir de başkaları, onların yaşadıkları, kırıkları, prizmaları vs. işin içine girince içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Eee, böyle yapınca ne bekliyorsun ki?! Sıradan olması ve işin iççinden çıkılmaz hale gelmesi için elinden geleni yaptın.

3. GULTEINEN ENKELINI' ye, daha doğrusu kızına teşekkür ederim. Benden 8 yaş küçük kardeşimden şu lafı öğrenmiştim. Bırakacağın eli tutma, tutacağın eli de bırakma. Tabii karşı taraf şöyle parmaklarının ucuyla tutuyorsa ya da sıkıp kemiklerini birbirine geçirmeye çalışıyorsa bu da olmaz!

4. Özellikle psikoloji hakkında okuyun, yaşayın ve tabii ki farkındalık düzeyinizi artırın.

5. Şampuanı değiştirmicem, kafam karışıyo sonra :p

6. Ben de kendi kırıklarım çerçevesinden aklıma gelenleri yazdım. İçerik olarak karışık oldu. Sürç-ü lisan ettiysek affola...

7. Bu yazı burda bitmez ama bu aralar benim de vaktim yok, salı günü jürim var. Geçen hafta çıkamadım, inşallah iyi geçer. Bana dua edin.

saygılarımla
karton_piyer v2.10

beyazmavi dedi ki...

"bitti" de .. kıvırma.. oyalama..

güzel,ancak;

başlarken kıvırarak bitirmeyi felsefe edinmişse, bitirmek için başlamışsa ve bunu ilk başta söylememişse "bitti" dese bile bu "kıvırmakla" benzer özellik barındırır...başlangıçtaki niyat..

tavsiye:500 days of summer filmi,summer-film kahramanı- kartlarını açık oynararak başlıyor.

dürüst olmak dürüstlük müdür vb bir sürü gerekli gereksiz sorular.
not:11 yılda çağ bile değişiyor,bakışın algının değerlerin değişmemesi tuhaf olurdu.

su

Adsız dedi ki...

Yazar cok tesekkurler...

Selamlar Neslihan