11 Kasım 2008

Parfümün Dansı - Tom Robbins

.


(ANITA LANE - DO THE KAMASUTRA)


“Pancar sebzelerin en keskinidir. Turp, elbette ki daha ateşlidir, ama turpun ateşi soğuk bir ateştir. Hoşnutsuzluğun ateşidir, yoksa ihtirasın değil. Domates, doğrusu şehvetlidir. Fakat onda da bir sualtı akıntısı halinde uçarılığı, havailiği sezersiniz hep. Pancarlar ise korkunç ciddidir.
Slav halkı, fiziksel özelliklerini patatesten, için için kaynamalarını turptan, ciddiliklerini ise pancardan almıştır.
Pancar aslında melankolik bir sebzedir. Istırap çekmeye onun kadar isteklisi yoktur. Örneğin insan şalgamı ne kadar sıksa, kanatamaz…
Pancar tıpkı suç yerine geri dönen katile benzer. Vişnenin havuçla işi bittiğinde ortaya çıkan şeydir pancar. Sonbahar mehtabının kuşaklar önceki, sakallı-bıyıklı, çoktan gömülmüş atasıdır. Fosilleşmesine ramak kalmış! Karaya oturmuş ay-gemisinin plazma damarlarıyla dikilmiş koyu yeşil yelkeni; bir zamanlar ayı yeryüzüne bağlayan uçurtma sicimi, şimdi çamurlu bir bıyığa dönmüş, yerkürenin derinliklerinde yakut bulmak amacıyla kazıya girişmiş.
Tabii damarlarından kan yerine şekerli su akıtan beyaz pancarlar da vardır, ama bizim ilgilendiğimiz kırmızı pancardır.
Eski bir Ukrayna atasözü vardır: “Pancarla başlayan hikaye şeytanla biter.”
Eh, o riski göze almak zorundayız artık.”



Böyle bir giriş bölümüyle başlıyor kitap..
ve aynen böyle uçuk betimlemelerle aklınızı başınızdan alarak sürüp gidiyor..
yazarın düş gücüne hayran kalıyorsunuz..
sebzelerden tutun da şehirlere kadar her şey aklınıza gelen her şey hiç aklınıza gelemeyecek betimlemelerle ruh kazanıyor..
sık sık gözlerinizi kapatıp kendinizi bu anlatım diyarını koklarken buluyorsunuz..
kokluyorsunuz ve siz de artık etrafınızdaki pek çok şeye farklı biçimde bakmaya farklı biçimde algılamaya başlıyorsunuz..
bazen hemen gidip bir pancar alıp ona bakmak dokunmak koklamak ve yeniden betimlemek istiyorsunuz..
bazense bir fermuar bulup sanki ilk kez açıyormuşçasına açmak.. 


“Ahh, fermuarlara bayılıyorum. Fermuarlar bana timsahları, ıstakozları, Aztec yılanlarını hatırlatıyor. Keşke pantolonumun birden fazla fermuarı olsaydı… Fermuarlar aynı anda hem ilkel, hem de modern. Senin fermuarın bir bakıma ilkel ve sürüngen, bir bakıma mekanik ve kaygan. Sanayi Devrimi’nin kobra kültüyle buluşması fermuarda oldu, değil mi? Ahh, o küçük zevk timsahları. Öyledir fermuarlar. Seksiler de aynı zamanda.
Düğmeyi ele al… Düğme, resmi ve titizdir. Bir dizi düğmeye baktın mı insanın aklına Victoria çağı gelir.
Ama fermuar.. Fermuar, cennet bahçesindeki yılanın ta kendisidir. Gerçek inanç sahibini o bahçeye sokmak için hazır bekler. Keşke elbiselerime daha çok fermuar diksem. Çabuk ulaşılmayı bekleyen nice duyarlı yerim var, Kertenkele iskeleti gibi baş aşağı sallanan o fermuar başı ! Gündüzleri unutup geceleri iletişim kurduğumuz o hayalet yılan !”



İşte böyle yazar hiçbir şeyden çekinmiyor, çünkü hiçbirşeyi bizim bildiğimiz gibi anlatmıyor..
Ana tema Koku, Parfüm ve Ölümsüzlük..
ana tema etrafında ise bir bütün dünya dönüyor..
doğudan batıya, milattan önceki yıllardan günümüze..


Şimdiye kadar okuduğum en en ilginç kitaptı itiraf ediyorum..
Tom Robbins’in diğer kitapları da böylesine uçarı ve oyunsu bir masalın içindeki bilgelik gibi akıyor mu bilmiyorum ama bir süre dinlendikten sonra kesinlikle diğer kitaplarını da alacağım..
Parfümün Dansı nı, mesela bir önce okuduğum Siyah Süt gibi bi çırpıda bitiremedim..
yordu..
yoruldum..
çünkü her betimlemesinde gözlerimi kapatıp her şeyi ilk kez görüyormuşum gibi düşledim..
tadını çıkara çıkara, zamana ve gecelere yaya yaya okudum..


Pek çok zaman diliminde ve pek çok yerde geçiyor hikayemiz..
önce tüm bunların birbiryle nasıl bütünleşeceğini asla hayal edemiyorsunuz..
milattan önceki zamanlarda yaşayan bir kral (Alobar) ile aşık olduğu kokulara tutkun dul kadın (Kudra) nın hikayesiyle, günümüzün Parisindeki parfüm şirketlerinin ve hatta bir garson kızın hikayelerinin birbirleriyle nasıl buluşacağını asla hayal edemiyorsunuz gerçekten..
kokular her yanda..
her şeyin kokuları uçuşuyor etrafta..
koklamayı bilmek nasıl da önemli oysa..
fakat kitabın sonuna doğru öyle bir bütünleşiyor ki herkes, her şey..
içinize yaşama coşkusu dolmuş bir durumda kapatıyorsunuz kitabın arka kapağını..


Ben kitaptan yine birsürü cümlelerin altını çizdim..
hepsi böyle müthiş akıl karıştıran bir yandan da kışkırtan anlatımlar..
Bu kitabın filmi de çekilse ne harika olurdu diye hayal de kurdum..
Okumayan herkesinnn kesinlikle okumasını arzu ederek ve kitabın arkasındaki yazıyı da buraya alarak ve gülümseyerek bitiriyorum yazımı..



"Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir.” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi.

Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve “hırs” vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları, dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşana Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Bay Koku, Bay Aydedeye Havlayan, Bay Şaşırtıp Kaçan, Bay Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa En İyisini Bilir…dır.


Pan’ın en yakın arkadaşları ise, “insanın kalbiyle yaşamasını” savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra’yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra’dır.
Bugün Pan’ın Alobar’ın ve Kudra’nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkarlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, aşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.
Bu kitapta hayatlarını bir “deney” olarak yaşayanlar anlatılmaz.
Onların okumalarına da gerek yoktur !...


19 yorum:

dark... dedi ki...

...bir agacın yıllar sonra etrafa yayacagı bir kokuyla adını aldıgı meyvaya ,daha minik bir fidanken ulasan o burnun;boylesine ilginç bir kitabın kokusunu da sayfalara taşımıs...ne de iyi yapmış...
umarım okuyabilirim...
yada cizdigin sayfalarda gezebilirim...:)

Tuana dedi ki...

Betimlemeler olağanüstü. Yazıya başladığımda kitap tanıtımı olduğunu anlamadan sürüklendim birden. Bu kitabı kütüphaneye eklemeli, geç kalmadan kokularla, hikayelerle buluşmalı.
Paylaşımınız için çok teşekkürler.

İsMurat dedi ki...

Böylesi derin betimlemelerle dolu bir kitabı sıkılmadan bitirebildiyseniz ne ala.... Ben kesinlikle ne başlayabilir ne de bitirebilirdim o kitabı.

Tebrikler :)

7Layers dedi ki...

çok ilginç kitap olmalı..okumak gerek :)
ben geçen haftasonu senin anlattığın Nietzsche ağladığında kitapını okudum..ne kadar güzel, ne kadar düşündüren bir kitap..ne çok altı çizilecek cümle vardı..

epoch dedi ki...

Kitabı okurken yorulmanı çok iyi anlıyorum.
Ben de heralde bu betimlemelerin fazlalığından çekinmişim sanırsam ilk okuyuşumda..
ÇİVİTtin mi? :)))

gülçin dedi ki...

en sevdiğim yazarlardan biridri robbins.evet, baş döndürür ama çok keyiflidir. neyse ki iyi çevirmenlerle Türkçeleşmiş. diğerlerini de oku.

sevgiler.

YALNIZLIK OKULU dedi ki...

şimdi ben merak ediyorum daha önce hayatı kokladığını bildiğim bir kadın için ne gibi farklar yarattığını da keşke anlatsaymışın...

efedayı dedi ki...

fatoş, şarkı süper yaa

fish dedi ki...

offff nasıl yorucu bir kitaptır bu :))) ben de çok zor bitirmiştim ama değmişti...hala odamda durur iki de bir elim uzanır tekralasam mı diye :)))

kiii çok fazla betimleme seven bir okuyucu değilimdir bu arada sıkılırım ben...

fatoşşşş rüyamda seni gördüm kısss :))))

M.M.K. dedi ki...

Ben de yazarı ilk bu kitabıyla tanıdım. Sonra tüm kitaplarını okudum. Hem de büyük bir keyifle. Kullandığı benzetmeler hayli enteresan. Diğerlerini de okumanı öneririm...

nehiro dedi ki...

Betimlemeler çok güzel...eminim okuyacağım...
İlgimi çeken arka kapak yazısındaki
"...günahlarından pişman olmayan günahkarlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, aşıklar, asiler, şairler ve delilerdir.
Bu kitapta hayatlarını bir “deney” olarak yaşayanlar anlatılmaz.
Onların okumalarına da gerek yoktur !... "
Çünkü o kadar doğru ki...

metanoia forever dedi ki...

Tom robbins acaip bir yazar,

ben de siriustan gelen kurbağa adlı kitabını mutlaka öneririm.

Fєянαи¢α dedi ki...

Yazıyı gülümsemeyle okudum.Hayal dünyası geniş olan insanlar için harika bir kitap listeme aldım.

beenmaya dedi ki...

yavaş yavaş sindire sindire okunmalı...tadını çıkara çıkara, koklaya koklaya...

Nesrin Ergul Yildiz dedi ki...

Sevgili Koca Yurek,

Bunca oda ancak kocaman bir yurege sigar degil mi !

Mesajini benim bloga yayinlayim derken silindi iyi mi !

Nasil panik oldum, kurtarmaya calistim anlatamam!

Eee, ne de olsa hosgeldiniz diyen hos bir sesdi ve benim icin cok onemliydi.

Donduk artik Ankara'ya yerlesmeye calisiyoruz. Simdilik hicbirinizi takip edemiyorum ama bu yazi kacmaz hemen okumaliyim zira hem sizleri hem kitap okumayi cok ozledim, simdilik musadenle...

Donecegim....

ne ben olabildim ne de başkası dedi ki...

benim için de çok özeldir parfümün dansı büyüler okurken ben de kitap okurken en çok büyülenmeyi sevdiğimden herhalde çok etkilenmiştim. sonra ağaçkakanını, siriustan gelen kurbağayı ve dur bir mola veri okudum. blogumda ağaçkakandan alıntı yapmıştım hatta. şimdi sıcak ülkelerden gelen vahşi sakatları aldım, ismiyle bile heyecanlandırdı beni.
eğer ağaçkakandan kısa bir alıntı okumak isterseniz http://nebenolabildimnedebaskasi.blogspot.com/2008/03/alnt-1.html
sevgiler, saygılar.

ne ben olabildim ne de başkası dedi ki...

yine ağaçkakandan bir alıntı için: http://nebenolabildimnedebaskasi.blogspot.com/2008/03/alnt-2.html

muet dedi ki...

Belki de işin özü hayatı koklamayı bilmekte.

Carpe diem! lakırdısı gibi..
Anı yaşarken, o anın içine kokular-tadlar-sesler-yüzler-dokunuşlar ve daha bir sürü şey giriyor ve insan günün telaşı içinde bunları duyumsayamıyor ne yazık ki.

Fakat kokuların insan üzerindeki gücü hepsinden başka..daha yoğun, daha güçlü. Yaşanmışlıklar unutmaya yüz tuttuğunda, ansızın odaya dolan bir koku, yıllar öncesini getirebiliyor insanın gözlerinin önüne.. Bazen yanınızdan geçen bir insanın kokusu, bir sürü anı bulaştırıyor size..

Hayatın üzerinizde ferah kokular bırakması dileğiyle..

Sezi dedi ki...

"dünya yuvarlak," diye bir şarkı tutturdu ayaklarının temposuna uyarak.
varoluş yeniden düzenlenebilir.
Bir insan pek çok şey olabilir''
ben özel biriyim ve özgürüm
ve dünya da yuvarlak, yuvarlak, yusyuvarlak."