müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mart 2013



ARIYA - YA SVOBODEN


İki yıl nerdeyse yediğimiz içtiğimiz, gezdiğimiz tozduğumuz, güldüğümüz ağladığımız, dinlediğimiz izlediğimiz ayrı gitmedi Onunla.. O kadar çok şey öğrendim ki Ondan, o kadar çok şey kattı ki hem kişiliğime hem de hayatıma.. Asla bir yazıda bunları anlatmaya girişmeyeceğim. Çünkü biliyorum ne yazarsam yazayım eksik kalacak.. Ne yazarsam yazayım tam anlatamayacağım..

Onunla yaşadığım iki yılda, asla iyileşmeyecek bazı yaralar da aldım ama yine de O bana kattıkları ve bizzat kişiliğiyle karakteriyle öyle iyi biriydi ki, yaşadığımız tüm olumsuzluklara rağmen kopmadık. Kopamadık.

Şimdi O geleceği için farklı bir yolu seçti. Uzak diyarlara göç etti.. Uzun yıllar dönmeyecek..

"İyiki seni tanıdım" dediğim insan.. Seçtiğin yolda güvenle ilerlemeni ve amaçlarına ulaşmanı diliyorum. Ve biliyorum ki bir gün.. uzak zamanlarda bir gün her şey istediğin gibi olacak..

Sana gecikmiş bir uğurlama yazısı bu.. Bana öğrettiğin onca güzel şeylerden biriyle.. En sevdiğim Rusça rock şarkısıyla..

Yolun Açık Olsun Adamım..



ÖZGÜRÜM BEN


Üzerimde (yukarıda) sessizlik
Yağmurla dolu gökyüzü
Yağmur içimden geçiyor
Ama aсı yok artık.

Yıldızların soğuk fısıltısı altında
Son köprüyü yaktık biz
Herşey yıkılıp boşluğa yuvarlandı
Özgür olacağım ben
Kötülükten ve iyilikten
Ruhum bıçak sırtında.

Seninle olabilirdim
Herşeyi unutabilirdim
Seni sevebilirdim
Ama bu sadece bir oyun.

Arkamdaki rüzgarın sesinde
Unutacağım sesini
Ve o fani sevgini
Bizi yakan sevgini
Hani beni deli eden..
Ruhumda sana yer yok artık!

Gökteki kuş kadar özgürüm ben
Özgürüm - korkunun ne olduğunu unuttum bi kere
Vahşi rüzgar kadar özgürüm ben
Özgürüm. Rüyada değil, gerçekte.

Üzerimde (yukarıda) sessizlik
Alev dolu gökyüzü
Işığı içimden geçiyor
Yeniden özgürüm artık.

Sevgiden özgürüm ben
Kavgadan ve yalvarıştan
Öngörülmüş kaderden
Dünya prangalarından
Kötülükten ve iyilikten
Ruhumda sana yer yok artık!

Gökteki kuş kadar özgürüm ben
Özgürüm - korkunun ne olduğunu unuttum bi kere
Vahşi rüzgar kadar özgürüm ben
Özgürüm. Rüyada değil, gerçekte.

- Ariya -

21 Mart 2013



EUROPE - The Final Countdown



Fitili Yakın ve Kaçın!

Koca bir genç nesil vardı, artık yaşları ermişti. Eskilerden farklıydı. Siyah Amerikalıların Blues müziğini dinleyerek büyüyen isyankâr bir genç nesil 1965’te kendilerine ait ve heyecan yüklü bir müzik icat ettiler: ROCK!

The Who ortama tarz ve yüksek ses getirdi. Ve onlar çok çok tehlikeliydiler. The Rolling Stones ortama kasıntılık ve cinsellik kattı. Bob Dylan bile İngiltere’deki bu yeni tarzdan ilham aldı. Bob Dylan mesaj ve anlam içerikli şarkılarıyla rock şarkılarına siyasi bir de boyut ekledi.

Ortada bir devrim yaşanıyordu. Sonuç itibariyle her şeyi etkiledi, her şeyi değiştirdi.!


Rock Müziğin Yedi Hali / Seven Ages Of Rock


1960’lı yıllardan beri her jenerasyonu etkisi altına alan ve şekillendiren Rock Müziğin doğuşundan bugüne kadarki bütün hallerini 7 bölümde inceleyen belgesel.





Bugüne kadar müziği benim gibi sadece “dinleme hali” olarak kullananlar ve “öğrenme hali”ne dönüştürmeyenler için harika bir belgesel Seven Ages Of  Rock. Henüz hepsini izlemedim. Sadece 1.Çağ: The Birth of Rock / Rock Müziğin Doğuşu bölümünü izledim. Sindire sindire öğrenmeyi tercih ettim. Bu yüzden de 1. Bölümü birkaç defa izledim hatta. Notlarımı aldım, bilmediğim grupları araştırıyorum. Ve elbette şarkıları bulup dinlemeye çalışıyorum.


7.oda da bölüm bölüm yazmayı düşünmüştüm ilk izlediğimde ama sonra vazgeçtim. Çünkü bir bölümde o kadar çok gruptan bahsediliyor ki, bir bölümü tek bir yazıda anlatmaya çalışmam demek hem sayfalarca yazmak demek hem her gruptan yeterince bahsedememek demek. E madem amaç öğrenmek bu yüzden ben de bölümleri de bölümlere ayırmaya karar verdim.. Böylece onlarca gruptan bahsetmek mümkün olacak.


Evet benim için Saplantılı Bir Aşktı Müzik daima.. Bu yüzden hiç bulaşmamıştım okumalarına öğrenmelerine.. Sadece dinler ve kendimi sürüklenişe bırakırdım.. Şimdi başka bir açıdan da giriyorum müziğin içine.. Müziğin Bilgi Bölümüne.. Mutlaka eksik gedik olacaktır. Koca bir 50 yılı 7 bölümlük bir belgesele sığdırmak imkânsız zira. Ama en azından temelinde öğrenebiliriz Rock müziğin çağlarını.


Ben Rock müzik ile ergenlik yıllarımın başlarında tanıştım. Amerikada yaşayan teyzemler bir yaz Türkiye’ye gelmişti. Babam onların çift kaset çalarlı teyplerini satın almıştı kardeşimle ikimize. Nasıl olsa teyzemler birkaç hafta içinde dönecekti Amerikaya yine alabilirlerdi. Ama Türkiyede bulmak zordu. Ve onları ikna edip satın almıştı teybi bizim için. Ne teybi müzik seti demekti bu :) Bu aldığımız en müthiş hediyeydi. Teyzemin oğlunun dev bir kaset çantası vardı. İçerisi Heavy metal kasetleriyle dolu bir kaset çantası.. Ve kardeşimle bana da birkaç kaset armağan etmişti çantadan. İşte o armağanlardan birinde dinlediğim bir şarkı benim bütün ergenlik yıllarımda geceler boyu odamda dinlediğim şarkı oldu sonrasında. Europe - The Final Countdown.. Hatırlıyorum da, bir bütün gece odamda yatağımda sırtüstü yatar ve bu şarkıyı dinlerdim. Ağlardım bazen de:) Ergenlik demek baştan başa can sıkıntısı, sebepsiz hüzün demekti. (Şimdilerde bunu ergen kızımda daha da iyi gözlemliyorum.) Ve bu şarkı benim ergenlik hüznümü çok besliyordu.. Şimdi yıllar sonra bile dinlediğimde hala sevgi beslediğimi görüyorum bu şarkıya :)


Evet ben Rock müzik ile bu şarkıyla tanışmış olsam da Rock müzik o tarihten daha 20 yıl önce doğmuş bir müzikti aslında.. Bu belgeselle hem öğrenip hem de bilmediğimiz pek çok grubu ve şarkıyı keşfetme vakti gelmiş demek ki :)


Bir sonraki yazımda Rock Müziğin doğuşunu, Blues’tan Rock’ın nasıl doğduğunu ve The Rolling Stones’u anlatacağım..

4 Şubat 2013

Hiç Kimse Bilmez



Teoman - Hiç Kimse Bilmez


Ben hep sana gelirim
Beni anlasın diye tenin

Bırakırım kamaşsın yaşamdan gözlerim
Tenini avuçlarım zaten severim
Gelmesen de sevmesen de beni

Tutsan ellerimden
Geçmişi unutamam ki
Öpsem gözlerinden yaşları kurutamam ki
Damağım çöle dönmüş sesim çamura
Oyuncağını geri ver içimdeki çocuğa

Hiç kimse bilmezHiç kimse sevmez
Şimdi sen de yoksun yanımda

Hiç kimse duymaz
Hiç kimse sormaz
Şimdi sen de yoksun yanımda

Yüzüm gözüm toz toprak,
Yağmurların yıkamaz
Kalbim kabuk bağlar
İçim artık acımaz
Kanserli kentlerin çığlığından
Son trenle ayrıldığımdan


Hiç kimse bilmezHiç kimse sevmez
Şimdi sen de yoksun yanımda

Hiç kimse duymaz
Hiç kimse sormaz
Şimdi sen de yoksun yanımda


-Teoman-

30 Kasım 2012



Cem Karaca - Çok Yorgunum



Çok yorgunum 
Beni bekleme kaptan 
Seyir defterini başkası yazsın 
Çınarlı kubbeli mavi bir liman 
Beni o limana çıkaramazsın 
Çok yorgunum


Şiir: Nazım Hikmet
Şarkı: Cem Karaca


19 Mart 2012



Wild Beasts - We Still Got the Taste Dancin' on Our Tongues


Öyle zamanlar olur ki, bildiğiniz tüm şarkılardan sıkılmışsınızdır ve şimdiye kadar hiç duymadığınız bir şarkı dinlemek istersiniz..

Öyle zamanlar olur ki, müzik dinlemek istersiniz ama o an hangi şarkıyı istediğinizi bulamazsınız..

Öyle zamanlar olur ki, gözünüzü kapatıp sürpriz bir şarkı açmak istersiniz..

Öyle zamanlar olur ki, şarkı falı tutarsınız, sıradaki şarkı onun hisleri olsun dersiniz..

Öyle zamanlar olur ki, kendinizi gömülü kalmış bir hazineye benzeyen şarkıların içine atmak istersiniz..

İşte böyle zamanlar için birebir bir site :
Her gün Yeni Bir Şarkı

Fazla söze gerek yok aslında.. Her gün, canınızın bir şarkı dinlemek istediği anda tıklayın ve o günün şarkısını dinleyin.. Çünkü bu site sanki müzikal bir günlük gibi.. Kimbilir belki bir gün karşınıza çok sevdiğiniz bir şarkı çıkar, bir gün hiç bilmediğiniz.. Belki de bir gün hayatınızın şarkısı..

Her Gün Yeni Bir Şarkı sitesinden ilk günlerde keşfettiğim ve hala keyifle dinlediğim, dinlerken kendimi ritme kaptırıp salınıp durduğum bir şarkıyı seçtim yazım için de.. Wild Beasts’ten We Still Got the Taste Dancin' on Our Tongues..

Haydi bakalım siz hangi şarkıları keşfedeceksiniz.. Keyifli dinlemeler..

31 Temmuz 2011

Haggard

.


HAGGARD - THE SLEEPING CHILD


“Anneler günü armağanı olarak seni Haggard konserine davet etsem?” demişti Reha.. “Geliyorlar mıı” diyerek büyük bir heyecanla atlamıştım elbette teklifinin üstüne.. Daha önce Maroon 5 ile Şebnem Ferah’ı canlı dinleyebilmemi sağlayan Reha, muhtemelen! bilmeden bana en sevdiğim gruplardan birini armağan ediyordu.. Mayıs ayının başlarıydı, ve ben o böğürtüleri canlı dinleyebileceğime inanamıyordum.. O adamdan o sesin nasıl çıktığını yıllarca hayranlık ve şaşkınlıkla merak ederken şimdi görecektim. Gerçekten de aynı albümündeki gibi çıkacak mıydı o böğürtüler? Sopranonun sesi gözlerimi kapattırıp içimi delerken, Vokalin sesi şiddetli bir uyanışa sebep olacak mıydı içimde aynen yıllardır onları dinlerken hissettiğim gibi??

Rammstein hayranlığımı bilmeyen yok ama 5 yıldır evimde ve işyerimde bilgisayarda dinlediğim tüm şarkıları kayıt altına alıp, bugün 7.odanın müzik zevki konusunda manyak bir arşiv bilgisi haline gelen Last.Fm e baktığınızda anlayabilirsiniz ki Rammstein’dan sonra en çok dinlediğim grup da Haggard’dır.

2007 yılı MarilynManson’u, 2010 yılı da Rammstein’ı canlı dinleyebilme fırsatı sunmuştu.. Ve şimdi de Haggard’ı dinleyecektim öyle mi? Böylece en sevdiğim 3 grubu da canlı dinlemiş olacaktım.


Ben de pek çok insan gibi Herr Mannelig ile tanımıştım Haggard’ı.. Soprana Susanne o büyüleyen ve peşinden sürükleyen aryaları ile farklı bir evrenin kapılarını açıyordu.. Ardından bir flüt sesi duyuyordunuz.. Gözlerini kapattırıp o kapıdan içeriye çekiyordu bu ses dinleyeni.. Günlerce gecelerce çıkmak istemiyordunuz bu karanlık evrenden.. Gözlerinizi hiç açmadan sopranonun sesiyle salınıyordunuz rüzgarda uçuşan tüller gibi.. Gitarın sesi içinizi deliyordu, flüt keman ve obua elbirliğince uçuruma itiyordu.. Düşünmeden atlıyordunuz.. Hiç düşünmeden bırakıyordunuz kendinizi aşağıya.. Ve uçurumun dibinde Asis Nasseri sizi bekliyor, birden canlandırıyor, ölmemenizi sağlıyordu.. Sesinin şiddetine esir düşüyordunuz..

Uzun bir zaman sonra.. Her Mannelig’in etkisinden kurtulabildiğinizde grubun diğer şarkılarını keşfe çıkıyorsunuz.. Ve dönem dönem 21 kişiye kadar ulaşan hepsi birbirinden yetenekli müzisyenlerden oluşan grup üyeleri ile karşılaşıyorsunuz..
Ve senfonik metalin bu en güçlü grubunu dinledikçe daha da çok seviyorsunuz..



Ben 2004 yılında tanıştım Haggard ile.. Ve yıllardır kopamadım onlardan. Evde, işte, yolda, yolculukta, yürüyüşte, gözlerim açıkken, gözlerim kapalıyken her daim onlara ihtiyaç duydum.. Yıllardır bana eşlik eden ayrılamadığım ve tutkuyla sevdiğim 5 şarkısı sırasıyla:
Eppur Si Muove,
Per Aspera Ad Astra,
The Observer,
Herr Mannelig
Awaking The Centuries idi. Ve son albümlerinde bunlara 2 şarkı daha eklenmişti..
Tales Of Ithiria
Hijo De La Luna..
Bu tutkuyla sevdiğim 7 şarkısının dışındaki diğer tüm şarkılarını da çok severek dinliyorum Haggard’ın..



Heyecanla beklediğim an gelmiş ve ben Haggard’ı canlı dinlemek üzere deniz otobüsü ile İstanbula gidiyordum.. En sevdiğim 7 şarkısını da söyler mi ki acaba diye hayal kuruyordum.. İçim kıpır kıpır indim deniz otobüsünden.. Sabah işe gitmiş, işlerimi toparlamıştım.. Öğlen Fıstıkımı okuldan almış haftasonu görüşemeyeceğimiz için birlikte vakit geçirmiştik, O da babasıyla olacaktı haftasonu. Koşturmacadan yorgun düşmüş bedenimi kıpır kıpır ruh halim toparlıyordu.. Ve Reha beni alıp doğru Ayazağa’ya konser alanına götürüyordu.. Geç kalmamak için hıphızlı adımlarla yürüyorduk.. Biz yürürken uzaktan sevdiğim o sesi ve melodileri duyuyordum.. Tüh başlamış yaa ilk şarkıları kaçırıyoruz diye içim buruluyordu, daha da hızlanıyorduk.. Hava soğuktu, içim sıcak.. Konser alanına ulaştığımızda anlıyorduk ki henüz sahneye çıkmamışlar bile.. Duyduğumuz ses bant kaydıymış.. Hatta Haggard öncesi sahne alacak olan grup Kırmızı bile henüz çıkmamıştı.. Biz Haggardı kaçırmayalım diye koştururken Kırmızıyı da dinleyebilecek olmamız ikinci bir hediye gibi geliyordu.. Konser alanı çok rahattı.. İçeceklerimizi alıp çimenlere yayılıyorduk..

Ses sistemindeki aksaklıklar yüzünden böylesine gecikmişti konserler.. Kırmızı sahnede mecburen az kalabildi.. Ama kızlar sağlam böğürüyordu yav. Hem sevdim hem de takdir ettim.. Kenarda satılan albümlerini hemen aldım.. Vakit bulduğumda dinleyebilmek için.. Bildiğim bir grup değildi Kırmızı ama artık araştırmaya değer bir gruptu..

Ve gecenin ilerleyen saatlerinde Haggard nihayet sahnedeydi. Ses sistemindeki sorun giderilmişti.. Ve aynen evet aynen albümdeki gibi hiçbir eksiklik olmadan yankılanıyordu o böğürtü de o çığlıklar da o keman da o flüt de o gitar da gökyüzüne doğru.. Ben heyecandan zor duruyordum yerimde.. Reha çalan şarkının adını soruyordu.. Hiç düşünmeden The Observer diyordum.. Oysa Asis nakaratında böğüre böğüre Sleeping Child diyordu.. Reha emin misin diyordu.. Ben eminim bu Observer diyordum.. Ve o andan sonra adım “dolandırıcı”ya çıkıyordu :) Hakediyordum ne diyebilirim ki.. Sleeping Child deyişini duya duya Observer die inat etmemin ne alemi vardı ki :) Ama adam çok güzel böğürüyordu ve kimse fark etmiyordu ki ben aslında gözlerimi kapatıp o karanlık evrene geçiyordum.. O sırada diğer konuşmalar bana hep bir sisin ardından gibi geliyordu, konsantre olamıyordum.. Sleeping Child diye sesini kıstığı anda Asis, ben yine de o evrenden geri dönemiyordum..

Haggard iki saatten uzun bir süre sahnede kalıyordu hiç mola vermeden.. Değil sevdiğim 7 şarkısını da söylemek, son 3 albümün tamamını söylüyorlar.. 5 dakika bile mola vermeden, bizlere muhteşem saatler yaşatıyorlardı. Grup kendi içinde inanılmaz bir uyum içindeydi ve manyak eğleniyorlardı.. Asis böğürürken Soprano ve Flüt sürekli saçlarını sallıyorlardı, saçları bellerine kadardı, ve görüntü büyülüyordu.. Ben de böğürmek istiyordum, ben de kafamı sallamak istiyordum, gözlerimi kapatıp bir daha açmamak istiyordum, uçurumdan aşağıya kendimi bırakmak istiyordum..

Herr Mannelig’de Sopranonun sesine dalmış salınırken birden önümden Asise çok benzeyen bir adam geçiyor.. Ne kadar da çok benziyor yahu derken Rehanın beni dürtmesiyle kendime geliyor ve makinemle adamın peşine düşüyorum.. Az önce önümden geçen sesine hayran olduğum sevimli yüzlü uzun saçlı bu adam Asis işte.. Bizim aramızda dolaşıyor ve bizimle bakışıyor.. Ve ben de dibine kadar sokulup fotoğrafını çekiyorum..

Ayazağanın ayazından ayaklarımız buz tutmuş, yorgunluktan bedenlerimiz kendini koyvermeye hazırlanmış ama inanılmaz bir doyum yaşamış halde ayrılıyoruz İTÜ’den gece saat 2 ye yaklaşırken.. Henüz onun bana ileride “dolandırıcı ama dürüst sevgilim” diyeceğini, benim de onun elini tutup daha nice böğürtü dinleyeceğimi bilmiyorken..

4 Haziran 2011

Martılar

.


TEOMAN - MARTILAR


gözlerim boş bakıyor ufukta bir şeye
mutluluk veda ediyor ılık nefesiyle

bu sabah sanki bütün cevaplar kanat açmış göğe

bir bulut saklıyor sanki akacak yaşları uykusuz gözlerimden
bir vapur kalkışı, bir başka zoraki firar verdiğim sözlerimden

martılar çığlık çığlığa diyor ki, dön sarıl ona
çok geç olmadan dön bu yollardan
kır artık zincirini, bu kalp aşksız kir pas tutar
çok geç olmadan dön bu yollardan


bir yanım anlamsız ve tutarsız bir telaşta
bir yanım küllenmiş zoraki sevdada artık yok

bir bulut saklıyor sanki akacak yaşları uykusuz gözlerimden
bir vapur kalkışı, bir başka zoraki firar verdiğim sözlerimden..

28 Nisan 2011

2 Günlük Doping

.


MAROON 5 - MISERY


“Anne sen bir pop konserine mi gidiyorsun” diyerek dalga geçti kızım benimle, yola çıkma öncesinde.. “Tam olarak pop değilmiş” gibi şeyler gevelesem de asıl konuyu ikimiz de biliyorduk: Böğürmüyordu bu grup:) "Hem cumartesi akşamı Şebnem’de acısını çıkarırım" dedim :)


Eğlenmeye ve keyif almaya odaklı ruhumla, 2 günlük dopdolu bir plan ile düştüm yollara.. cuma akşamı Maroon 5 konseri, cumartesi tüm gün festival kapsamında İstiklalde sinemalarda, cumartesi akşamı Şebnem Ferah konseri, pazar günü yine sinema ve pazar akşam evime dönüş..


Hayalimde, Nilüfer Turizmin otobüsüne binip, koltuktan uzanıp dergimi alıp okumak ve bu tuhaf ilginç heyecanı yaşamak vardı ama bilet bulamadım:) Vasat bir firmayla gitmek zorunda kaldım ama kulağımda Rammstein varken bana her yol cennet:)


Akşamüstü kardeşime ulaştım, o da işten erken çıkmıştı. Hasret giderdik. Ben kardeşimi çok seviyorum, çok da özlüyorum..



Bir paket içinde; müzik, kitap ve film göndermiştim ben Rehaya.. O da beni temmuz sonuna kadarki tüm konserlere davet etmişti.. Gerçek değil gibiydi.. öyle miydi böyle miydi, derken bir sabah mailimi açtığımda bütün konserlere iki kişilik biletlerimizin alındığını okuyordum.. İki rockseverdik.. O yıllarını yurtdışında geçirmiş ve geçen yılki Sonisphere i kaçırmış biri olarak acısını çıkarmak istercesine tüm konserlere evet temmuz sonuna kadar tüm konserlere biletlerimizi almıştı.. Bana kalan sadece zaman yaratıp gidebilmekti..


Ve ikimiz de neredeyse hiç dinlemediğimiz bir grupla açılışı yaptık bu yılın konser maratonuna:Maroon5:)



Sadece birkaç şarkısını bildiğimiz grubu sahne önünden dinlemek üzere yerlerimizi almıştık Cuma akşamı. Kuruçeşme Arenaya ilk kez gidiyordum ben.. Hava inanılmaz soğuktu, ve konser alanı Boğazın dibindeydi.. Kardeşimin tavsiyesiyle iki kalın kazak giymiştim içime, kaz tüyü montum da rüzgarın içime işlemesine izin vermiyordu. Ve hepsinden öte kanı kaynayan heyecanlı gençler ile dopdoluydu ortalık.. Kalabalıktı.. Biz ancak yaşlılar grubuna girebilirdik onların arasında :)


Konserin başlamasını beklerken, sadece This Love ve She Will Be Loved şarkılarını bilen ben, Reha’ya sordum “sence hangi şarkıyla açılış yapacaklar” diye.. “Bilmem, Misery olabilir belki” dedi bana ama sanki başka şarkısını zaten bilmiyormuş gibi bir duruşla :) Ve sonra ışıklar yandı.. grup sahnede yerini aldı, ve acayip yakışıklı bir eleman eline mikrofonu alıp “ooo yeee” diye koşmaya başladı..



‘Adam’mış o.. güzel yüzü ve beresiyle.. Keyifliydi konser, sahne güzeldi, biz çok yakındık. İlk şarkının ortasına doğru nakarat kısmı gelince Misery dediğini duyduk Adam’ın, ve Rehayla aynı anda birbirimize dönüp “aaaa Misery ymiş buuu” diye şaşkın şaşkın gülüştük..


Konser genel olarak iyiydi.. süper harika değildi ama iyiydi.. Baterist muhteşemdi !!, Adam yakışıklıydı, This Love şarkılarını süper söylediler.. Kuruçeşmenin yeri de harikaydı.. Eğlendik.. Deniz yoluyla gitmiştik, yine deniz yoluyla döndük..


Geceyi kardeşimle sohbet ederek geçirdim. Tabi ki ana konumuz muhteşem dergi Gezgin di :)


Cumartesi öğlene doğru uyanıp kahvaltıları yapıp çıktık evden kardeşimle.. Ben Reha ile buluştum.. İyi bir organizatör olduğunu ispatladı kendisi.. Nereye kadar arabayla gideceğiz, nerede deniz yolunu kullanacağız, ne zaman tünel e bineceğiz.. Hepsini itinayla düşünüp planlamıştı.. Ben ilk kez Tünele bindim :) İstiklal de arkadaşlarla buluşup kendimizi sinemaya attık..


Good Neighbours ..

2010/Kanada yapımı olan film ilginç bir seri katil filmi idi. Kurgu ağır ilerliyor, oyunculuklar filmi sırtlıyor ve atmosfer kara komediyi andırıyor.. Jacob Tierney’in bu enterasan filmini de seviyorum..






Çıkışta kardeşimin grubuyla buluşuyoruz, hep birlikte kalabalık bir şekilde bir şeyler içmek üzere oturuyoruz. Yan masamızda Ali Düşenkalkar ile Necip Memili var.. Servis geç kalınca diğer filme yetişmek üzere hiçbir şey içemeden kalkıyoruz..


Kardeşimin de, Gizemin de izleyeceği filmlerde yer yok bu yüzden biz Copacabana’ya giriyoruz; ben, Reha, Gülşah ve insana sürekli kahkaha attıran Alper. Ömrümde gördüğüm ennn büyük sinema salonu burası! Çok görkemli! Marc Fitoussi imzalı bu Fransız filmi, her ne kadar komedi deseler de beni hüzünlendiriyor.. Ergenlikle birlikte birbirinden kopmaya başlamış bir anne-kız ilişkisi.. Çatlak bir anne ve evlenmek üzere olan sakin bir kız.. Kimi yerde anneye hak veriyorsunuz kimi yerde kıza.. Ama işte o birbirilerinden kopuş süreçleri beni fazlasıyla hüzünlendiriyor.. Anne olduğumdan olmalı.. Kızımdan hiç kopmak istemiyorum çünkü.. İlişkimiz hiç bozulsun istemiyorum.. Ergenlik kabusunu kolay atlatabilelim istiyorum.. Neyseki filmin sonu güzel.. Birbirilerine sarılan bir anne kız ile bitiyor..


Çıkışta biz Rehayla yine tünel ve vapur yolu ile Anadolu yakasına geçip yemeğe gidiyoruz. Nefis ve doyurucu bir ziyafetten sonra arabaya atlayıp Bostancıya yol alıyoruz. Araba güzel, Reha iyi bir kullanıcı, günün yorgunluğu çöküyor yavaşça ama bizi bekleyen harika bir konser var..



Geç kalmışız bile. İçerisi tıklım tıklım dolu.. ve burada sahne önü diye bir ayrım da yok.. bu kez tüm risklere girerek makinemi boğazımda içeri sokabiliyorum :) Ve Şebnem Ferah ayağında kırmızı rugan ayakkabılar, siyah sırtı açık bir elbise, elbisenin bittiği yerden ensesine uzanan fermuar dövmesi, saçının bir yanı topuz diğer yanı açık olarak sahnede.. Kırmızı Rugan Ayakkabılar şarkısı ile başlıyor.. 2 saat sahneden inmeden sevdiğim tüm şarkılarını söylüyor.. Eksik kaldı dediğim bir şarkısı olmuyor.. Gerçekten de muhteşem bir konser.. Dün geceki mekanda olsaydı bu konser ne müthiş olurdu diyorum zaman zaman içimden..



Bazı şarkılarında içim acıyor.. bazı şarkılarında coşuyorum.. Şebnemi seviyorum.. Konseri dinlemeye gelenler arasında Hayko Cepkin de var.. Sahne çok yükse olmadığı için zaman zaman görme sorunu yaşıyorum.. Reha bulduğu boşluklara beni yönlendiriyor..



Konser bittiğinde artık benim de pestilim çıkmış durumdaydı.. Aslında adım atacak halim yok ama arabaya kadar yürümemiz lazım.. Yürürken Rehanın bir markete su almaya girdiği o kısacık anı bile değerlendirip marketin önündeki sandalyeye fırlatıyorum kendimi :).. Neyseki kardeşimin evinin kapısının önüne kadar bırakıyor Reha, bir daha yürümek zorunda kalmıyorum. (Düşünceli bir adam bu, apartmandan içeri girene kadar ben, bekliyor)


Kardeşimde ayaklarımı koltuğun tepesine dikip oturuyorum bütün gece.. Konuşacak ne çok şey var, zaman yetmiyor, uyku çöküyor..


Pazar öğlen yine buluşuyoruz hep beraber.. Vapur ve tünel sonrası yine o güzel kalabalığın içinde İstiklaldeyiz.. Reha ile Alper bir aradaysa, onların yanında gülmeden kahkaha atmadan durmak imkansız.. Gülşah ve ben 'gülücü' olarak katılıyoruz ekibe :)) Koca bir kova mısır alıp giriyoruz filme..

2010/Güney Kore yapımı uzun, dingin bir dram filmi: Poetry !
Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü almış bu filmin yönetmeni Chang-dong Lee; Güney Kore’nin eski Kültür ve Turizm (eski) Bakanı. Bir bakandan bunca samimi ve duyarlı film nasıl çıkmış şaşırmamak elde değil. Filmi bir daha izlemeliyim çünkü almak istediğim pek çok replik oldu.. Bir tanesini yazmadan olmaz: “Zor olan şiir yazmak değil, Şiir yazacak yüreğe sahip olmak.”



Filmden çıktıktan sonra İstiklaldeki pasajlara girip Öyküye bir sürü güzel şeyler alıyoruz, çeşit çeşit ve Bursada bulunmayan sürpriz güzellikler.. Öyle koşturmaca geçiyor ki, yemek yemeye zaman kalmıyor, ekmek arası ciğer alıp arabada yiyiyorum Yenikapı’ya giderken…


Aslında asıl gideceğimiz konser Pazartesi akşamı Children of Bodom konseriydi ama ben işyerindeki sorunlar sebebiyle izin alamayınca Rehayı konsere yalnız bırakarak Pazar akşamı Bursa’ya dönüyorum.. Deniz otobüsünde kitabımı okuyarak, Rammstein dinleyerek, yorgun ama acayip huzurlu ve mutlu bir şekilde yolculuk yaparak Mudanyaya geliyorum. Babam ve kızım geliyor beni almaya. Öykümle bir sarılıyor, bir sarılıyor, bir sarılıyoruz ki sormayın.. Sanki 2 gün değil de bir aydır görüşmüyormuşuz gibi. Aldığım her şeyi de öyle çok beğeniyor ki.. Canım tatlı fıstıkım benim..

Ne olursa olsun, nasıl sorunlar yumağı, nasıl yorgunluluklarla çevrelenmiş olursak olalım, hayat güzel..
Hele böyle 2 günlük kaçışlarla ve sorunsuz arkadaşlarla daha da güzel..

31 Aralık 2010

2010 Özeti



METALLICA - SAD BUT TRUE


Hangi cümleler anlatabilir ki 2010 yılını, hangi anlam yerini bulur, hangi ifade yaşananlar kadar dolu olur ??


Aşağıya kronolojik bir sırayla yazacaklarım normal süregiden hayatımdan ziyade iç dünyamın kelimeleri. Yoksa ben yine bütün hayatımın odağına oturttuğum Kızımla eksiksiz ve mükemmel bir yıl yaşadım. Ama onunla ilgili detayları 1.Oda da yazacağımdan, burada sadece 7.oda kelimeleri olacak..


Ocak 2010: İtiraflarla geçen Ocak ayının sonuna doğru bana "sana ait her şey beni ya yıkıyor, ya yakıyor, gel!" diyor, ve çağrısını ikiletmeden kendimi yollarda buluyorum. Tam bir düşüş yaşıyorum bir düşün içine. Ayaklarımın yere kesinlikle basmadığı, şokun içinde ilerlediğim bir yolculukla Ocak ayının son günü kavuşuyoruz yıllar sonra birbirimize! Bir ayı birlikte bitirirken, yeni bir ayı birlikte karşılıyoruz..


Şubat 2010: Yeniden doğmuş gibiyim, geçmişimde kalan tüm sorular nihayet cevaplarına kavuşmuş, tüm taşlar yerlerine oturmuş ve tüm kavgam bitmiş bir halde başlıyorum yeniden hayata.. Şok devam ediyor. Geçmişe dair itiraflar bitiyor ve artık hayatımı sadece sevda sözleri kaplıyor.. Tüm anlarımı boşluk bırakmaksızın dolduruyor.. Hayal edemeyeceğim kadar güzel.. Palahniuk’un Güncesini okurken bunca sarhoşluk içinde yazmaya karar veriyorum. Ve kitabıma başlıyorum.


Mart 2010: En büyük hayallerimden biri olan Rammstein’ın Türkiyeye geleceği haberinin tarifi imkansız mutluluğuna, konsere onunla birlikte gidecek olmamın şoku ekleniyor. Herşey rüya gibi. Rüyalar bile bu kadar güzel olmaz ki ! "eksikliğinin telafisi yok, sensiz yaşamam!" diyor sonra .. ben hala bir düşün içinde..


Nisan 2010: Her haftasonum yolculukla geçiyor sanki. İlk haftasonu İstanbula kardeşime gidiyorum. Festival kapsamında Beyoğlunda ve sinemalarda geçiriyoruz tüm haftasonunu.. Bir diğer haftasonu ailece Erdek’e gidiyoruz. Müthiş huzurlu bir bahar havası hepimizin içinde. Ve Nisanın son günü yine nefessiz bir heyecanla Ona gidiyorum. Hayatımı güzelleştiren, ruhumu iyileştiren Ona.. Yine bir ayı birlikte bitirip, yeni bir ayı birlikte karşılıyoruz.


Mayıs 2010: Onunla geçen 3 gün ve paylaşılan onca şeyin güzelliği sarhoş ediyor.. Kardeşimin ilk filmi vizyona giriyor ve hatta ben de filmi sinemada elele Onunla birlikte izliyorum.. Mayıs ayının bana yaşattığı bunca güzellik yetmiyormuş gibi Çocuk’tan gelen bir paketten hayatımın en güzel armağanı çıkıyor: Yedinci Oda... Evet evet ben artık kesinlikle mutluluk sarhoşuyum. Ağzım kesinlikle kapanamıyor.


Haziran 2010: Bütün bir ay kaos ve korkuyla geçiyor.. Ama her şeye rağmen, her riski göze alıp buluşuyor ve Rammstein ın karşısında birlikte sarhoş oluyor, birlikte böğürüyor, birlikte büyüleniyoruz.. İkimizin de en büyük hayallerinden biri gerçek oluyor.. Sonisphere Festivali ve benim enlerimin yaşandığı gece.. 2010 un en mutlu olduğum anlarından biri: Bütün stadyum susmuş.. Gecenin zifiri karanlığı.. Karşımda en sevdiğim ses Fruhling In Paris i söylüyor, yanımda en sevdiğim adam bana sarılmış, kulağıma beni çok sevdiğini fısıldıyor.. Ve 2010 un en mutsuz olduğum anı, canımın en acıdığı, içimin söküldüğü, hani fırtınalı bir yağmurun yağdığı an.. Zorunlu Veda.. Sarsıcı bir Kopuş..
Sonraki günlerde Onsuz devam ettiğim ve büyük devleri izlediğim konserlerle kuyuya düşmekten kurtuluyorum.


Temmuz 2010: Haziran ayı öyle sıkıntılı geçmiş ki, bu ay rahat nefes alıyorum.. Yıllar sonra bu en büyük hikayeme nokta koymuş olmanın huzuru mu, yoksa güçlü bünyemin yeniden o kuyuya düşmemem için bana oynadığı bir oyun mu bilmiyorum ama bu ay sakinliğin, dinginliğin ve huzurun ayı oluyor.. Erdekte kendi evimize taşınıyoruz ve o muhteşem balkonun huzuru ile yolculuklarım sayesinde normal hayatıma geri dönüyorum.. Mel’e günlük şeklinde mektup yazmaya başlıyorum. Bir zaman öldüğümde bu mektuplaşmamız sayesinde bile ünlü olabiliriz :)


Ağustos 2010: Artık hayatımda onun hiç olmayacağını kabulleniyorum biraz daha. Acı içime işlemiş kalıyor orada. Bana eksikliğinin telafisi yok diyordu ama onun eksikliğinin de asla telafi edilemeyeceğini anlıyor ve sessizce kabulleniyorum. Onu daima özleyeceğim.. Mel sayesinde kendimi sanatın daima içinde tutabiliyorum. Farkında değil ama bana büyük bir destek sağlıyor.


Eylül 2010: Mayıs ayında hayatımın en güzel armağanını veren Çocuk Eylül ayında da hayatımın en eğlenceli, en çok güldüğüm tatilini yaşatıyor bana.. İnsan gülmekten yorulur mu? Yoruluyorum. Yüz kaslarım ve karın kaslarım iflas ediyor. Asu ve Çocuk sayesinde günlerce nefessiz gülüyorum. Çokça fotoğraf da eşlik ediyor Kaz Dağlarının o eşsiz güzelliğine..


Ekim 2010: Kardeşim Altın Portakala jüri seçiliyor, hatta televizyona çıkıp ödül veriyor, onu orada izlemek muhteşem bir gurur. Ardından benim iki fotoğrafım Fotoğraf Günleri kapsamında sergileniyor. Ve onun da ardından Hüseyinin deyimiyle BURFOT’un Aykırı Fotoğrafçısı olarak ilk kişisel gösterim gerçekleştiriliyor. Heyecan, mutluluk, coşku ve gurur ayı gibi ekim..


Kasım 2010: Bir kadının daha çok para elde etmek uğruna, beni hiç ilgilendirmeyen bir savaşın ortasına beni de çekmesiyle birlikte birden ateş topu haline geliyorum.. Hayretle, şaşkınlıkla izliyor, eski sıkıntılı günlerimi hatırlıyorum. Kalitesiz insanlardan uzak durmaya çalıştıkça, sanki onlar gelip yakalıyor beni. Kendi kalitesiz ağızlarını, benim burnumla dudak aramdaki mesafeye bulaştırıyorlar. Ama bu olaydan bile beni daha güçlendirecek bir şey çıkarıyorum. Eski bazı olaylara artık dışarıdan bakabildiğimde aslında tam olarak kapatmadığım bir defter kaldığını görüp, kapatıyorum. Bütün arkadaşlarım yanımda ve ben hepsini seviyorum. Ömürün kelimeleri yeniden hayatıma giriyor, güç veriyor, içimdeki yazma aşkını tetikliyor farkında olmadan, ona da minnet duyuyorum.


Aralık 2010: İş yoğunluğunun hakim olduğu bir ay aralık.. 2010 un tüm yaşananlarının ve tükenenlerinin yorgunluğa dönüştüğü ay.. Silkeleniyorum.. Yeni bir yıla, yeni bir hayata hazırlanıyorum.. Üzerimdeki ağır yaşanmışlık kokan bütün ölü topraklarından kurtuldum çünkü.. Bir gece, bir deniz kenarı, bir iyi insan ve suyun sesini dinlemek bile toprağın altından yeni çıkmış bana umut aşılıyor. Ben hayatı hep sevdim zaten.. Ve hayat hep benim içimdeydi.


Evet en kısa şekilde özetleyebildiğim hali bu 2010 yılının..
Çok fazla yaşanmışlık ve çok fazla en var gördüğünüz gibi..
Ama en ilginci ne derseniz. Acısız mutluluk olmaz derlerdi de bu kadarını düşünemezdim.. Bir insan bundan daha büyük bir mutluluk olamaz dediği aynı anda acıdan da kıvranabilir mi?? Evet. Hayat bana 2010 yılında bunu öğretti. Gerçekten de mutluluk ve acı duygularının en uç hallerini aynı anda aynı kişiyle yaşayabiliyormuşsunuz.
Neredeyse yıllardır hayalini kurduğum her şeye fazlasıyla ulaştım bu yıl. Ona kavuşmaktan tutun da Rammstein ı canlı dinlemeye kadar, elimde Yedinci Oda adıyla bir kitap tutmaktan tutun da kişisel fotoğraf gösterime kadar..
Yılın sözü olarak Out Of Africadan bir sözü seçiyorum: Tanrı bir insana ceza vermek isteyince, dualarını yerine getirir. Benim bütün dualarım fazlasıyla gerçekleşirken bu yıl, hepsinin içine sağlam acılar yerleştirilmişti.


2011 de gerçekten bir duam yok artık..
Sevdiğim herkesin sağlıklı olması gibi genel bir istek dışında bir tek dileğim bile yok.
Sadece şunu söylüyorum: 2011 bana her ne yaşatacaksan, buyur bekliyorum.
Çünkü 2010 yılı bana geçmişte açık kalmış bütünnn defterlerimi kapatma şansı verdi. Ve ben de eskiye dair ne varsa bitirdim.


2010 un en güzel şeylerinden biri arkadaşlıktı, dostluktu. Çok sağlam arkadaşlarım olduğunu gösterdi bana bu yıl. Daima yanımda olacak, ne zaman yorulsam bana tutunmam için kolunu uzatacak, ne zaman acıksam bana yemeğini verecek dostlarım. İnsan her zaman yanında oldukları için bazen farkedemiyor dostlarının değerini. Ben bu yıl çok sağlam hissettim yanımdakileri. Onlar kendilerini biliyorlar. Sizi Seviyorum.


Yazım için seçtiğim fotoğrafım, Eylül ayındaki en eğlenceli tatilimden gülmelerin arasında Çocuk un yakaladığı bir enstantene.. Yılımı eğlenceli bir fotoğrafla kapatmak istiyorum.


Ve yazım için seçtiğim şarkı, Metallica konserinde en en en eğlendiğim, bağıra bağıra eşlik ettiğim, sonrasında da tüm yaz kulaklarımdan hiç eksik etmediğim, bütün yaz yürüyüşlerimde vücudumun ritmine karışan şarkı.. Müzik ve ses beni sürüklerken şarkının sözleri mi?? Öyle bir sözler varmış ki, İki yarımın yıllar sonra birbirini bulup kavuşması ve ardından yine tehditlerle mecburen sarsıcı bir kopuş yaşamasının üstüne benim ağzımdan dökülmüşçesine örtülü kelimeler..


ACI AMA GERÇEK

Hey, Ben senin hayatınım
Ben seni buraya getirenim
Hey, Ben senin hayatınım
Ben umursayanım

Onlar ihanet ederler
Ben senin tek gerçek arkadaşınım
Onlar ihanet edecekler
Ben sonsuza dek oradayım

Ben senin rüyanım, seni gerçek yapan
Senin gözlerinim çalman gerektiğinde
Senin acınım hissedemediğinde
Üzücü, ama gerçek
Senin rüyanım, zihni sapmış
Gözlerinim, sen uzaktayken
Acınım sen tekrar öderken
Biliyorsun, üzücü ama gerçek


Sen!
Maskemsin, Örtümsün, Barınağım
Sen!
Maskemsin, Sen suçlanmıs olansın


Yap, İşimi yap, Kirli işimi yap, günah keçisi
Yap, Benim işimi yap, Çünkü sen rezil edilmiş olansın

Ben senin rüyanım, seni gerçek yapan
Senin gözlerinim çalman gerektiğinde
Senin acınım hissedemediğinde
Üzücü, ama gerçek
Senin rüyanım, zihni sapmış
Gözlerinim, sen uzaktayken
Acınım sen tekrar öderken
Biliyorsun, üzücü ama gerçek

Senin nefretinim
Sevmek istediğinde nefretinim
Öde, Faturayı öde
Öde, çünkü hiç birşey adaletli değil
Hey!
Senin hayatınım, Seni buraya getirmiş olanım
Hey!
Senin hayatınım, Ve artık umursamayan
Ben senin rüyanım, seni gerçek yapan
Senin gözlerinim çalman gerektiğinde
Senin acınım hissedemediğinde
Üzücü, ama gerçek
Ben senin hakikatinim, yalan söyleyen
Senin sebebinim, bahanen
İçindeyim, gözlerini aç
Ben, senim
Üzücü, ama gerçek

30 Kasım 2010

Bir Damla Gözlerimde



SERTAB ERENER - BİR DAMLA GÖZLERİMDE


Çok geç oldu belki de..
Düşündük taşındık..
Bir çok şeyi birbirimizden sakındık..
Bir şey eksik cümlede..
Yüklem mi özlem mi..
Sakladığın şey her neyse beni üzer mi?


Öyle çok şey var ki içimde..
Hep sustuk konuşmak yerine..
Konuşmadığımız her ne varsa seninle..
Sakladım gözlerimde..


Ne olur sen de fazla üzülme..
Hep kendi kendine yenilme..
Konuşmadığımız her ne varsa seninle..
Bir damla gözlerimde..




Belki yanlış yoldayız..
Kaybolduk kaybolduk..
Gizleyince kendimiz de yorulduk..
Her hatada telafi gerekli değil mi..
Bizi durduran gurur mu kibir mi?..


Öyle çok şey varki içimde..
Hep sustuk konuşmak yerine..
Konuşmadığımız her ne varsa seninle..
Sakladım gözlerimde..



Ne olur sen de fazla üzülme..
Hep kendi kendine yenilme..
Konuşmadığımız her ne varsa seninle..
Bir damla gözlerimde... 

30 Eylül 2010

.


Therion - The Rise Of Sodom And Gomorrah


Ben müzik konusunda saplantılı bir aşık gibiyimdir çoğu zaman..
Beni vuran şarkılar olur..
Beni kopartan.. uçuran.. yerin dibine sokan.. uçurumun dibine sürükleyen.. karanlığa gömen.. güneşe çıkartan.. yakan.. üşüten.. ıslatan.. coşturan..
Nefesimi kesen..


Ben hiç bir şarkıda bir insanı hatırlamam.. Ama her şarkıda bir yere giderim.. Asla anılarla bağlantılı değil bilakis sadece ve sadece notaların ve sesin beni götürdüğü yerler olur buralar..
Anılarım şarkılardan güçlü olamadı genelde.. bikaç anım hariç !!
Türkçe şarkı pek dinleyemem.. Dinlersem bir yere gidemem..
Çünkü kelimeler benim hayatım.. Ben kelimelere tutkun bir kadınım.. Kelimelerle oynamayı severim.. Oynayabileni de severim.. Bu kadar kelimelerle içiçeyken eğer ki anlamına kilitlenirsem bir şarkının, sesi ve müziği gerçekten tam olarak hissedemem, asla ve asla kendimi sadece müziğe ve sese bırakamam.. Hep anlam ön planda kalır ve bastırır, kelimeler kazanır. Hal böyle olunca da şarkı; güzel melodili bir şiire dönüşür..
Anlamlı sözleri şiirlere romanlara bırakıp, müzikte mümkün olduğunca kelimelerden uzak durmaya çalışırım, kaçarım anlamdan..
Eğer anlamını anlayamıyorsam sözlerin, o zaman kendimi tamamen notalara ve sese bırakabilirim.. İşte müzik bu.. İşte müzik benim içimde o zaman..
Odak çok önemli..
Müzik dinlemekse eğer derdim ses ve notalar olmalı sadece.. Bu yüzden genelde anlamına odaklanmayacağım yabancı dildeki şarkılarda sürüklenir savrulurum.. Duymam o zaman ne diyor kelimeler.. Kendim uydururum ne dediğini..
Asla ilk önce klip izlemem.. Çünkü şarkının kafamda yarattığı görüntüleri etkilememeli hiçbir şey..
Ben önce gözlerimi kapatıp dinlerim şarkıyı birkaç kere.. Sonra giderim gideceğim yere :)

Çoğu zaman bir uçurumdur gittiğim yer.. Aşağısı denizdir.. Rüzgar hep vardır....
Bazense yemyeşil bir alanda yatarım çimlerin üzerine.. Bulutlu (bulutsuz gökyüzünü hiç sevmem) gökyüzünü seyrederim..
Bazen suyun dibine iner nefesimi tutarım..
Bazen bir şarkıda yağmur altında yürürüm..
Bazen yatağımı özlerim bir şarkıda.. Yorganımın içinde büzülürüm..
Bazı şarkıda uzun yoldayımdır..
Bir şarkıda rüzgarlı bir tepedeyken, bir şarkıda kesif bir küf kokusu kaplı bodrum katına inerim..
Bazı şarkı hüznün dibine gönderirken beni, bazı şarkı ise libidoyu bir anda tetikler içimde..
Bazı şarkı ısırma isteği, bazı şarkı uyuma isteği, bazı şarkı bir sarılış özlemi....


Serd sesleri seviyorum ben daha çok..
Erkek sesi ise; serd sesler vurur beni.. Kadın sesi ise; iyi çığlık atabilmeli..
Hele ikisi aynı şarkıda varsa of of of !!!!
Hem böğürtü hem çığlık !!!!!!!! İşte o zaman ölürüm mutluluktan..
En moralimin bozuk olduğu anda kulağıma gelsin böyle sevdiğim bir böğürtü anında değişebilirim..
En coşkulu anımda kulağıma gelsin acıklı bir keman sesi .. anında değişebilirim..

En sevdiğin müzik türü hangisi sorusuna, "her tür dinlerim, güzel olan her şarkıyı dinlerim" gibi cevaplar veren birinin müzik tutkunu olduğuna hiç kimse inandıramaz beni..
Mutlaka pek çok türü seviyorsundur ama eğer tutkunsan mutlaka EN SEVDİĞİN vardır..
Tutkunsan, deli gibi seversin, ve sürüklenirsin..
Nefesini kesen budur..


Müzik benim için gerçekten çok güçlü bir şey hayatımda..
Pek çok şeyde de belirleyicidir..
Sanırım kızımdan sonra vazgeçemeyeceğim şey müzik benim..
Herşeyden vazgeçebilirim ama müzik .. çok zor..
Ben hala sabah servisi beklerken, serviste işe giderken, aynı şekilde akşam dönüş yolunda -ki yolum yarım saat. falan sürüyor- kulağımda müzikle yolculuk eden bir kadınım.. 15 dakika bile müziksiz yolculuk edemezken ben, varın gerisini siz düşünün.. uzun bir yolu mesela :)
Ya da yürüyüşlerim.. Yürüyüşlerimi bile en güzel yapan şey müziktir..
İşte de devamlı açıktır müziğim, evde de ödev zamanı dışında ve film izleme dışında açıktır..
Rammstein en büyük tutkum müzikte de seste de.. O sese ve müziğe olan tutkum asla ama asla bitmeyecek.. Tekrar detaylı anlatmayayım ama okumak isteyen olursa işte: Rammstein Tutkum..
 
Müzikleri keşfetme yollarım türlü türlüdür:

1. Kardeşime danışırım. Müthiş bir kaynaktır kendisi.
2. Bir yerde duyarım ve peşinden giderim müziğin, ne olduğunu öğrenmek için.. Misal: Oi Va Voi grubunu yıllar önce yağmurlu bir akşamüstünde Bahriyede yürürken duymuştum.. Peşinden gide gide bir mağazaya ulaşıp öğrenmiştim çalan grubu.. Misal: Sneaker Pimps grubunu Gren kafede otururken duymuştum ilk kez ve direkt vurulmuştum Bloodsport şarkısına..
3. Arkadaşlar sürekli şarkı yollarlar.. Mail yoluyla veya Cd ye çekip kargoyla.. Ben ne zaman canım isterse ara ara dinler ve sevgi sıralamamda bir yerlere yerleştiririm.
4. LastFm.. En büyük şarkı ve grup keşfetme kaynağım burası..
5. Nette okuduğum sitelerden karşıma çıkan merak uyandıran şarkıları indirip dinlerim..
6. Film izlerim.. Yani sağlam bir soundtrack hastalığım da var ki, zaman zaman kriz şeklinde nükseder :)

Ve bazen..
Bir şarkı beni ilk dinleyişte öyle bir esir alır ki.. öyle bir esir alır ki..
Uzun zaman o şarkının esaretinden kurtulamam..
Hayatım durur ve sadece o şarkı doldurur herşeyi..
İşi gücü bile arka plana attırır kuvvetliyse..
Nefesim kesilir..
Ama sahiden kesilir..
Kalbim sıkışır..
Kanmam..
Doyamam..

Geçtiğimiz hafta birkaç gün arayla iki şarkı vurunca beni iptal oldum resmen..
Genelde senede bir iki şarkı mahvederken beni.. Şimdi birkaç gün arayla canıma okudu şarkılar..
Öyle ki, çok yoğun bir tutkulu aşk ilişkisinden çıkmış gibi yoruldum bu iki şarkıyla geçen bir haftadan sonra..
Gerçekten yoruldum..

Esir düştüğüm bu şarkılardan bir tanesinden şimdi bahsedemeyeceğim, çünkü fazlasıyla serd bir ses, yoğun ve nefes kesen bir böğürtü ve sönmesi imkansız bir kıpırtı hakim..
Şimdi diğer şarkıdan bahsetmek istiyorum.. The Rise Of Sodom And Gomorrah.. Siz de yukarıda verdiğim linkten indirip dinleyebilirsiniz..
Öyle görkemli bir şarkı ki..
Öyle inişli çıkışlı ki..
İhtişamına esir düşmemek imkansız..
Şarkının 2.dakikasında başlayan yaylılar insanı öyle yükseltiyor yükseltiyor yükseltiyor ki 4. dakikasında başlayan en ince çığlıkla uçuyorsun resmen..
İyi ki arada keman var ki yumuşak bir şekilde indiriyor seni..
Sonra yine başlıyor yaylılar.. Yükseliyorsun.. Yükseliyorsun.. Nefesin kesiliyor.. İçin kanmıyor..

Gözlerimi kapatıyorum.. Ve gözlerimin ardında belirmeye başlıyor keskin ve siyah görüntüler:
Dolunay vakti..
Ay dünyaya yakın..
Işığı keskin..
Karanlık bir oda..
Odanın uzun bir duvarı var dışarıya bakan..
Ama duvar değil boydan boya pencere yere kadar..
Ve upuzun ince beyaz tüller..
Tüller yerden de uzun..
Rüzgar var..
Rüzgar estikçe tüller havalanıyor çokça..
Dalga dalga..
Pencereye paralel bir yatak..
Yumuşak çokça saten çarşaflarla kaplı..
Yatağa hemen paralel öbür duvar..
Düz renk..
Yataktaki tüm gölgeler duvarda..
Rüzgar sert esip tüller çok havalandıkça kadının gölgesi daha keskin belirgin oluyor duvarda..
Kadın kendini geriye atıyor, en çok tekrar eden görüntü bu..
Hani köprü kurar gibi gergin..
İşte bu şarkının beni götürdüğü görüntüler dinlediğimden beri.
Bir arkadaşımın dediği gibi ben bahçenin karanlık yerlerini seviyorum..
.
.

31 Temmuz 2010

Kayıp



TARKAN - KAYIP


Hazin bir siyaha boyandı bulutlar
İkimize ağlar bu nazlı yağmurlar
Umudum azaldı, geçiyor zamanlar
Ayrılık efendi, kulu biz aşıklar

Ellerin avcumda soldu
Yaralı bir ürkek kuştu
Biten bir aşktan çırpınıp uçtu

“Yolun açık olsun” demek isterdim
Boğazım düğümlü, sözlerim kayıp
Bir daha ömrümce kimseyi sevmem
Çünkü bu bedende yüreğim kayıp

Beyaz cennetlerden inecek melekler
Seni korur onlar; dualar, dilekler
Bense bu sevdanın uzak gurbetinde
Savrulurum her gün senin hasretinle

Ellerin avcumda soldu
Yaralı bir ürkek kuştu
Biten bir aşktan çırpınıp uçtu

“Yolun açık olsun” demek isterdim
Boğazım düğümlü, sözlerim kayıp
Bir daha ömrümce kimseyi sevmem
Çünkü bu bedende yüreğim kayıp



Yarım kalan bir hikayeyiz artık seninle
Ayrı yollara yürüyoruz
Hayat bu...

Serseri bir rüzgar gibi estin sen şimdi uzaklara
Ben göğsümde solgun bir gülle yaşarım yıllarca
Yaşamaksa bu!
Ayrı akşamlara yatıp
Ayrı sabahlara uyanırız bundan sonra
Hataları aşk sanıp
Başka tenlerde avunuruz boşuna
Ve gizli gizli yaralanırız
Şunu bil ki daima
Ben, en güzel yeri hatırana saklarım
Talan olmuş gönül bahçemde
Saçlarımda tel tel hüzünlerle
Gözlerimde azalan güneşlerle
Ben hep seni beklerim bu şehirde
Bir gün dönersin diye
Kendine iyi bak ey sevgili!
Kendine iyi bak en sevgili! 

30 Haziran 2010

.


RAMMSTEIN - RAMMLIED

25 Haziran 2010 Cuma Akşamı

RAMMSTEIN..


Büyük bir sarhoşluk hali gibiydi onları canlı dinlemek benim için..
Heyecandan nefesimin beni zorladığı anlardı sahneye ilk çıkışlarını beklemek..
Yıllardır en büyük hayallerimden biriydi en sevdiğim sesi canlı izleyebilmek ya hani..
Ve ben nihayet, bütün zorluklara, birilerinin hayalimin içine etmeye çalışmasına rağmen oradaydım ya hani..
Nefesimi tutmuş bekliyordum ya …


Tüm ışıklar söndü önce..
Kapkaranlık bir stadyumda bütün sesler de kesildi ya binlerce kişiye rağmen..
Gözün gözü görmediği anlarda başladı ya intro..
Ardından insanların çığlıkları…
Ben çığlık atamadım.. sesim çıkmadı.. nefesimi tuttum..
Ve perde indi..
Ve bir ses..
RAMM…
STEIN…
O nasıl bir sestir..
O nasıl bir sestir..
Albümde yıllardır dinlediğim sesten daha sert..
Daha içime işleyici..
Beklediğimden çok daha muhteşem bir sahne..
Beklediğimden çok daha muhteşem bir ses..
Beklediğimden çok daha muhteşem bir performans..





Her şarkıda farklı bir şov ile birlikte 17 şarkıyı en ufak bir yanlışlık ve aksilik olmadan söylediler..
Ama o şovlar nasıl şovlardı öyle, hala aklım almıyor..
Adamlar itinayla, büyük bir titizlikle emek veriyorlar her şeyden önce konserlerine.. "Bizim sesimiz güzel, bizi seven zaten seviyor" deyip sahneye çıkıp kös kös söylemiyorlar şarkılarını..
Kulaklarınızdan içinize akan o ses ve müzik bütün iç organlarınızı parçalarken, baş döndürücü şovları da gözlerinizden beyninize yerleşiyor..
ve büyük bir bütünlük içinde eriyip gidiyorsunuz..
Ya da o ateşler gibi yanıyorsunuz..
Hep çığlık atasınız geliyor..
Hep Nefesinizi tutasınız..
Ne desem, ne anlatsam az aslında..
Orada olup o enerjiyi, o duyguyu, o heyecanı, o görselliği ve o insanı kendinden geçiren sesi gökyüzünde dalgalanarak izlemek lazım..
Orada olup o büyüyü yaşamak lazım..
Orada olup benim gibi sarhoş olmak lazım..

Her şarkılarını çok net bir şekilde hatırlasam da, hepsine böğüre böğüre eşlik etsem de, sanki 3 şarkı söylemişler gibi kısa geldi ya bana konser..
Sanki on dakikacık sürdü her şey..
Doymadım ya hani..
Doyamadım..
Sanki Başladı… ve Bitti..
Rammlied ile başladı… Ich Will ile bitti..




Benim şarkımı da söyledi ya daha ne isteyeyim..
Ben de tamamına eşlik ettim ya sesimin yettiği kadar..
Sonne…
Evet benim bu şarkıya doyma ihtimalim hiç yok..
Coşku – Heyecan - Mutluluk..
Sanırım tüm bu duygularımın en üst noktada olduğu iki saat geçirdim..
Ölürken bile mutlulukla hatırlayacağım bu iki saat için, bunları sağlayan herkese gönülden borçluyum..

25 Haziran 2010 Cuma Gecesi


Bu blogu kurmama sebep Adam, 7.odanın kapılarını açtıran Adam, yıllar sonra dönmüştü geçtiğimiz sonbaharda .. Ve aynı benim gibi bu sese tutkundu O da.. Ve biz farklı bir süreç yaşarken yıllar sonra, bu konser “biz”e sunulmuş bir armağandı.. Aylar öncesinden alınmıştı biletlerimiz, aylardır beklenmekteydi bu büyük an.. Detayları daha sonra apayrı bir kapanış blog yazısıyla anlatacağımdan şimdilik sadece Cuma gecesinden küçük birkaç detay yazacağım..
Yorumsuz olsun bu bölüm.. Bu konuyla ilgili yorumları gerçek yazısına saklayın siz de..


Konser sonrası Dolmabahçenin bahçesi, yıllar süren tarihi aşkın tarihi bir ayrılık sahnesine tanıklık etti..
Uzun ve Can acıtan bir ayrılık sahnesine..


Ben on gündür süren ve içimdeki sıkıntıdan neredeyse öleceğimi düşündüğüm günlerden sonra, bütün zorlukları aşıp buluşabilmiş ve konsere yine de birlikte gidebilmiş olmanın verdiği rahatlamanın üstüne, en sevdiğim sesi, bana sımsıkı sarılmış sevdiğim kollar arasında, kulağıma akan sevda kelimeleri eşliğinde dinledikten sonra.. öyle bir sarhoşluktan sonra, -alkol da var tabi- bu ayrılık sahnesini, bütün zırhlarımı kuşanıp semsert bir kadın modunda noktalamıştım aslında..
Bu şey gibiydi..
Günlerdir doluyordu bulutlar.. Günlerdir biriktiriyordu içinde yaşları..
Ve aslında planlanan ayrılık anı, bikaç gün erken gelmişti sadece, ama bambaşka nedenlerle..
büyük bir gürültüyle çarpıştı bulutlar.. Şimşekler çaktı.. yıldırımlar düştü.. yaktı.. şimşekleri çaktıran yıldırımları düşüren kadındı.. ama her ikisinin de canı yanıyordu.. Canı yandıkça daha çok şimşekler çaktırıyordu kadın..
Ve git! dedi adama.. Ve gitti adam..
Kadın kaldırıma çöktü.. Başı dönüyordu.. Ve şimşek ve yıldırımlardan sonra ilk yağmur damlası yere düşmek üzereydi artık..
O sırada bir ses duydu.. Bir dostun sesi..
Ayrılık sahnesini kaldırımdan izlemiş ve tam zamanında kadının yanına gelmiş bir ses..
geldi.. ve kadına sarıldı..
yağmur damlası yere düştü..
ardından sanırım kimsenin beklemediği kadar kuvvetli bir sağanak başladı.. kesinlikle durmuyordu yağmur.. gürültülü bir şekilde yağıyordu.. heryeri ıslattı… uzun sürdü.. dost sarıldı.. yağmur dakikalarca yağdı.. dakikalarca..

Adam geri döndü.. muhtemelen uzaktan yağmurun yağmasını seyretmişti çaresizce..
İki bulut yeniden sarıldılar dolmabahçenin bahçesinde..
öylece kaldılar dakikalarca..
bu kez şimşek çaktıracak gücü kalmamıştı artık kadının..
sessizce konuşmadan sımsıkı sarılıp durdular.. dakikalarca..
Sonra ikisi de döndü.. farklı yönlere gittiler..
dostun dediğine göre ikisi de ardına bakmadı bir daha..
Bu bitiş hikayesini ayrıca anlatacağım dediğim gibi..
Beni o gece kaldırımda bulup sarılan, omuz olan destek olan sevgili Erdemime çok teşekkür ediyorum buradan da bir kez daha..


26 Haziran 2010 Cumartesi


Ayrılığın beklenenden önce gerçekleşmesi sebebiyle sabaha kötü uyandım.. Onun gibi yapıp ayrılabilirdim İstanbuldan.. Evime dönebilirdim.. Hayatımda hiçbir konsere tek başıma gitmemiş olmak bir yana, 3 gün boyunca konserleri onunla izleyecek şekilde kurulan hayallerin yıkımını yaşamak da korkutuyordu beni..
Bütün gün kıvrandı içim.. Kararsızlıktan.. korkudan..
Ben bu kuyunun derinliğini biliyordum. Düşersem yine yıllarımın geçeceğini o karanlıkta.. Düşmemeliydim.. Düşmemeliydim..
“Benim bildiğim Fatoş, bu konserlerin tadını çıkarabilmek için hiç kimseye ihtiyaç duymaz” diyordu şu an askerde olan yakın bir dostum telefondan mesajla..
“Mutlaka gel, çıkışta harika bir yere götüreceğim seni” diyordu akşamki dost telefonda..


Gerçekten de iki yol vardı o an önümde..
Ya bütün cesaretimi ve gücümü toplayıp konserlerin tadını çıkaracaktım tek başıma.. Ya da düşecektim o bildik kuyuya..
Siyahlarımı giydim yine..
Vapura bindim.
Ve stada gelip hiç düşünmeden daldım konserlerin içine..



MANOWAR !!!!

O yaşta o nasıl bir enerji adamlarda, nasıl sıcak sanki bizden birilermiş gibi bir atmosfer stadyumda.. Nasıl güzel bir ses sistemi..
Warriors Of The World şarkısı ile birlikte artık ben, içinde bulunduğum ruh halinden tamamen sıyrılmış, şarkıya böğüre böğüre eşlik etmeye ve kafa sallamaya da başlamıştım..
Yine içim kanmadı yine defalarca bu şarkıyı söylesinler istedim :)
Gittim kendime bira bile aldım..
Elbette Rammstein kadar değil ama çok sağlam eğlendim Manowar konserinde.. İçimde hiçbir burukluk olmadan.. sadece müzik.. sadece böğürtü.. ve sadece stadyumdaki o müthiş enerji ile gücümü toparladım..
Manowar ve uzun uzun yaptığı Türkçe konuşma eğlencenin başladığını gösteriyordu..
Akşam çıkan Accept grubu peki dinlediğim bir grup olmamasına rağmen yine de sonuna kadar çok eğlendim gece..
“Taksimde devam edelim” diye gelen mesaja “Kesinlikle” diye cevap verdim..


Bu öyle bir müzik ki rock.. dinledikçe yetmiyor.. dinledikçe doymuyor insan.. hep daha çok istiyor ruh..
DoRock diye bir yere götürdü Erdem beni.. Aman Allahım o nasıl bir yer öyle.. Festival halt etmiş yanında.. Karanlık.. Sigara dumanı.. ve İnanılmaz güzel böğüren bir grup.. Buz gibi Bira.. Kaç saat kaldık orada ben kaç saat daha böğürüp kafa salladım o kadar konserin üstüne inanın bilmiyorum.. Çok yorulsam da, o müziği bırakıp gidesim gelmiyordu..
Erdemin arkadaşlarıyla da karşılaştık orada.. Cimbakukaya da buradan selam ediyorum :)
Öyle aç çıktım ki DoRock tan.. ne bulsam yiyebilirdim sanırım.. günlerdir aç geziyordum üstelik.. Bol limonlu midye dolmaları da götürdükten sonra yorgunluktan bitap bir halde dönebildim eve sabaha karşı..


27 Haziran 2010 Pazar


Sabah .. ne sabahı öğlen.. daha yeni uyanmıştım ki Kardeşim ve Gizem gelip beni aldı ve birlikte kahvaltıya gittik.. Biraz alışveriş yaptık eve döndük ve ben on dakikada hazırlanıp çıkmalıydım.. 4 grup izleyecektim çünkü.. hızlıca siyahları giyip taksiyle geçtim karşıya..

Anthrax… Megadeth… ve Slayer 
ın ardından , neden DEV olduklarını kanıtlarcasına bir konser ile 2.5 saat sahnede kalan METALLICA…




Pazar gecesi artık boynum tutulmuştu ve vücudum sallanmaktan ve zıplamaktan ağrıyordu..
Ama doydun mu derseniz kesinlikle kesinlikle hayır derim..

Bana göre bu festivalin 3 büyük devi vardı:
Rammstein
Metallica
Manowar
…
Ne yazık ki Megadeth de ses sisteminde sorun vardı, yoksa onlar da çok iyilerdi..
Festival öncesindeki Fatoş nasıl tutkundu ise bu müziğe.. Festival sonrasındaki Fatoş bin kat daha fazla tutkun bu müziğe..
Bir gün çok zengin olursam tek yapacağım şey bütün dünyadaki konserleri gezmek ..
Rammstein nereye ben oraya :)))


Seneye bu festivali 3 günden daha fazla olsun istiyorum..
Kesinlikle sevgiliyle değil arkadaşlarla gidilmeli diye not düşüyorum bu tür festivallere.. O olmazsa yalnız bile güzel..
Rammstein ı her sene getirsinler Türkiyeye nolur nolur nolur..


İyi ki Rock var.. ve ben iyi ki bu müziği damarlarımda bile hissedebiliyorum..
Rammstein ın açılış şarkısını seçtim bu yazım için..
Konser ile ilgili fotoğrafları ve videoları da fırsat buldukça Depoma yükleyeceğim.. Mutlaka bakın özellikle Rammstein ınkilere:)
Benim çektiğim videolardan hayır gelmez gerçi.. ses iyi ama görüntü hep aşağı yukarı sallanıyor.. İnsan bu müziklerde sabit duramıyor ki benim suçum yok :)
İlk fotoğraf tabiiiikiii fotoşop :) Yaklaşabilmek ne mümkün Till beye..
Arkadaşa dedim ki: "biten hikayemin kahramanının kafasını kesip hiç bitmeyecek hikayemin ramstaynımın kafasını koy onun yerine".. Sağolsun o da harika bir iş çıkardı :))

Müzik…
Rock..
Benim daima içimde..
Hiç susmayacak…