kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2013

kapakbak.com




Bir küçük fikirle başladı her şey 2012 yılının ağustos sonunda.. Neden olmasın ki derken fikir projeye dönüştü.. 

Adını bulmak zordu.. İstediğim gibi bir ad bulana kadar tam iki hafta gece gündüz kafayı sıyırdık; ben, ailem ve projemi bile az sayıdaki arkadaşım.. En sonunda kızım buldu en güzel adı.. “kapakbak”.. Sürekli tekrar ettik bir süre bu adı.. ısındık.. Tekerleme gibi akılda kalıcı ve kısa.. Benimsedik..

Sırada logo tasarımı vardı.. kapakbak; görünüş olarak da güzel bir kelimeydi. 3 tane “k” harfi dışında her şey yuvarlaktı. Logoyu güçlü tasarlayabilirsek gözden beyne de akıp yerleşebilirdi. İki hafta da gece gündüz font arayışım sürdü. Ve sonunda tam istediğim gibi bir font buldum.. Ardından logoda kullanılacak basit güzel sade bir simge..

Renklerim zaten belliydi.. Siyah Kırmızı Beyaz..

İki ay kadar da projenin tasarımı ve yazılı hale dönüştürülmesi sürdü.. Her detay yazılmalıydı.. Sayfalar nasıl olacaktan tutun da, nereye tıklandığında nereye bağlanılacağına kadar.. Evet proje benim beynimin içindeydi ama benim bunu web sitesini yapacak kişiye tamamen anlatabilmem çok önemliydi.

Ve her şey yolunda gitti.. Projenin başında beynimin içindeki hayalin tamamı artık “kapakbak.com” olarak karşımda.. Gereksiz hiçbir detayın olmadığı, sadece amaca yönelik, kullanımı oldukça basit, tasarımı oldukça sade.. Öyle ki bir elinizde kahveniz varken diğer elinizle yorulmadan bütün siteyi kullanabilirsiniz. 

En baştan beri bana her şekilde destek olan aileme ve yakın dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Sevdiğim herkes gerek emek gerek fikir olarak hep yanımdaydı..

Haziran ayında sessiz sedasız test yayınını açtık. Bir ay boyunca üye olan arkadaşlarımla birlikte kullanarak küçük hataların ortaya çıkmasını sağladık. Ve artık haziran sonunda hatalar da bitmişti..

Temmuz ayı itibariyle de gerçek yayına geçtik..

An itibariyle 79 üye ve 85 adet kitap mevcut..

kapakbak.com için ben önüme 3 yıllık bir hedef diktim bu yola çıkarken.. bu proje 3 ayda patlayacak bir proje değil ama 3 yıl sonra bütün Türkiyenin adını duyduğu bildiği bir site olacak :)

Bütün blog arkadaşlarımın keyifle kullanması dileğimle..




kapakbak.com
Türkiyenin ilk ve tek kapak veritabanı.

Hıza teslim olmuş çağımızın en büyük sorunu zamansızlık. Vaktin en kıymetli nakde dönüştüğü hayatımızın telaşı içinde; isteklerimize ve peşinden koştuklarımıza yetişemeden yaşıyoruz.. Zaman ile olan yarışımıza, bolluk ekonomisinin yarattığı talepten çok daha fazla arz'ın olması sorununun da eklenmesi, çoğu zaman efektif seçimler yapmamızı da imkânsız kılıyor.

Yayıncılık sektörü de bu sorunlardan nasibini alıyor. Kitapevlerindeki sergileme alanlarının darlığı; penetrasyonu ve görünürlüğü kısıtlıyor.

Yayıncılık sektörü ve okuyucu arasında; zaman ve mekân problemlerini ortadan kaldıracak yeni bir mecra yarattık.



kapakbak.com nedir?
Türkiyenin İlk ve Tek Kapak Veritabanıdır.

kapakbak.com nedir?
Kapakların ardındaki edebiyat hazinelerinin ilk 5 sayfasını okuma imkânı sağlayan bir platformdur.

kapakbak.com nedir?
Türkiyede yeni basılan her kitabın tek bir yerden takibini sağlayan bir web sitesidir.

kapakbak.com nedir?
Kullanıcılarının kendi kütüphanelerini ve listelerini oluşturmalarını ve paylaşmalarını sağlayan bir sosyal paylaşım ağıdır.

kapakbak.com
Bir kitabı incelerken dikkat ettiğimiz unsurları bir arada sunar: Kitabın Ön ve Arka Kapağı ile İlk Sayfaları

Üstelik de bunları internet aracılığı ile, dilediğimiz yerden, daha az zaman ve enerji harcayarak, keyifle yapabilme imkanı verir.

Kullanıcılar; okudukları, okumak istedikleri kitapları listeleyebilirler, kendi özel listelerini oluşturabilirler, bunları sosyal medya üzerinden paylaşabilirler. Ayrıca ortak okuma zevkine sahip oldukları diğer kullanıcıları takip edip yeni kitaplar öğrenebilirler.

Not: kapakbak, tüm kitaplara eşit mesafede durmak ve objektif bir veri tabanı olmak istediği için, site üzerinde herhangi bir yorum veya puan verme seçenekleri sunmamaktadır. Kullanıcılar kitaplar hakkında fikirlerini dilerlerse; kapakbak facebook, kapakbak twitter ve kapakbak blogger hesaplarına yazabilirler.




Site Rehberi


kapakbak Üst Kısım:
kapakbak facebook, kapakbak twitter, kapakbak pinterest, kapakbak blogger hesapları,
Logo
Üyelik bölümü,
Arama bölümü,
Kategoriler bölümü
Sosyal medya paylaşım butonları

kapakbak Anasayfa: 3 bölümden oluşmaktadır:
Yeni Çıkan Kitaplar: Siteye yüklenen kitaplardan basım tarihine göre en yeni olanlar bu bölüme gelmektedir.
Siteye Son Yüklenen Kitaplar: Basım tarihine bakmaksızın, siteye yükleniş tarihine göre en yeni olanlar bu bölüme gelmektedir.
Günün Türü: Her gün bir kitap türü günün türü olarak seçilmektedir. Ve o türe ait kitaplardan bazıları anasayfada görünmektedir.

Kapaklardan birini tıklandığında, kitabın tüm bilgilerinin bulunduğu sayfaya ulaşılır.

kapakbak Kitap sayfası: Kitabın ön ve arka kapakları ile ilk 5 sayfası bulunmaktadır.
Kitabın dilediğiniz sayfasını sosyal medya hesaplarınızda paylaşabilirsiniz.
Sanal kütüphanenizi oluşturmak için: “Okudum, Okuyorum, Okuyacağım, Favorilerime ekle, Kütüphanemde var” butonlarına tıklamanız yeterlidir. Hangi butona tıklarsanız, profilinizde ilgili bölüme kitap otomatik olarak gidecektir.
Beş seçeneğe ilave olarak kendiniz “Özel Listele”rinizi oluşturabilirsiniz. Sınırsız sayıda liste oluşturabilir ve böylece kütüphanenizi dilediğiniz gibi düzenleyebilirsiniz.
Kitap sayfasının alt bölümünde ise, bu kitabın hangi kullanıcıların listelerinde olduğunu görebilirsiniz.

kapakbak Profil sayfası: Bilgilerinizin ve sanal kütüphanenizin bulunduğu sayfadır. Profil bilgilerinde “kullanıcı adı” dışında sadece sizin izin verdiğiniz bilgiler görünür. Dilerseniz sadece kullanıcı adınız görünür, dilerseniz mail adresinizden sosyal medya hesaplarınıza kadar tüm bilgileriniz. Kitaplardan beğendiğiniz bir alıntıyla profilinizi güzelleştirebilirsiniz.
Takip ettiğiniz kullanıcıları ve sizi takip eden kullanıcıları görebilirsiniz. 

Keyifli kullanımlar..








18 Eylül 2012

Ali Hadi Gözütok


Groundation -Groundation Chant 


Ben bir şiir kitabı ararken tanışmıştım Onunla.. On yıl önce soğuk bir kış akşamıydı.. Bursadaki tek kitap kafede "Akrep Yelkovanı Öpünce" adlı bir şiir kitabını arıyordum.. Kitabı raflarda bulamamış ve kasadaki adama gidip sormuştum.. Bilgisayardan kontrol etmişti, yoktu.. Hiçbir yerde bulamıyordum zaten.. Sonra bana "şiirleri seviyorsunuz sanırım" demişti.. Evet dememle birlikte hızlı bir sohbete koyulmuştuk bile şiirler üzerine.. Meğer kendisi bir şairmiş. Mütevazi bir şekilde kitabını gösterdi bir raftan alıp ve beni yalnız bıraktı kitabıyla.. Ben daha kitabın adını okuduğumda nefesim kesilmişti..

Konabilir..
Kanabilir..
Kanatabilirsin Ömrümü..

Kitabın arkasını çevirdim :
"Ali Hadi Gözütok: 1958 Tokat doğumlu şair; ilk,orta, lise öğrenimini Niksar'da, yüksek okulu Samsun Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. 18 yıldır şiir yazıyor. İnsanın insana ve doğaya karşı verdiği egemenlik savaşına şiirle itiraz ediyor. 78 Kuşağından. Kendini yok etmek için yola çıkan kurşunun aczi nedeniyle şiire mahkum edildi. Bu ülkede sanata ve şiire karşı yapılan haksızlığın, yine şiirle karşılanabileceğini düşünüyor. Bursa'da kitaplar arasında insanlarla sanat üretimi için çalıştığını söylüyor. Yaşamın amacını; hiçbir şeye zarar vermeden insanın kendisini yeniden üretmesi olarak görüyor."

Ve sonra gözümü kapatıp kitapta rastgele bir sayfa açtım..
Uç Benim İçime adında bir şiirin olduğu sayfaydı ve benim şiirin ortalarından iki mısra gözüme çarpmıştı:
"Kanatlarını açmadan uçabiliyorsan
Yüzümden çok yüreğimdir sana gökyüzü.."

!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Tek kelimeyle vurulmuştum bu iki mısraya.. Defalarca tekrar etmiştim içimden.. Kanatlarını açmadan uçabiliyorsan, Yüzümden çok yüreğimdir sana gökyüzü.. Oturup bütün kitabı bir çırpıda okuyup sonrasında da almıştım kitabı, elbette imzalatarak.. "Sevgili Fatoş, Şiirin dostluğu ansızın başlar ve hiç bitmez, dost olalım, şiir kalalım.." diye yazmıştı kitaba.. Hala en sevdiğim kitaplarım arasındadır..

Sonra biz çok iyi dost olduk gerçekten de.. Şiir dostu.. İlginç bir hayatı vardı. Devrimciydi. Yirmili yaşlarının tamamı cezaevinde geçmişti. Tam 11 yıl. Karısıyla o zaman tanışmışlardı. Avukattı karısı. O da bu yola baş koyanlardandı. Yıllar süren mücadeleler.. Hapisten sonra yabancısı olduğu dünyaya dönüş.. Ama bu dünyaya hep yabancı kalış.. Ve Şiire sığınılmış bir hayat aslında.


Az önce öğrendim ki.. Ali Hadi Gözütok pazar günü vefat etmiş. Uzun süredir kanser tedavisi görüyordu. Onu daima çok sevdiğim şiirleriyle ve sakin gülümsemesiyle hatırlayacağım.. Umarım huzur bulur içli ruhu..


İkinci şiir kitabı olan "Her Aşk Bir Masaldır" da benim için de yazdığı bir şiir vardı:

GECEYE ÖVGÜ

“gülüşünde öyküler beslenen Fatoş’a”

gecenin kokusunu
kanatlarında taşıdıkça
ruhunu arındırır yarasalar

büyücüler
nefesindeki düğümle bağlar
saçlarını kızların

şairler
insanın kıblesinden çalar da yakut bahçesini
yalnızlık yeşerir ağaçlarda

kurşunlar dökelim ırmaklara
balıklara nazar değmesin

temizlesin kalbimiz
güller ekelim geceye
dans ederek

yalnızlıktan
korkmasın
yapraklar

şiirlere
su taşıyor nasıl olsa topraktan
secdeye varmış akasyalar
..


Bu kitabını imzlarken şöyle yazmıştı bana:

“Tanrı seni ve sizi masalsız bırakmasın diyeceğim ama..
Ya tanrının da masalı yoksa !
Fatoş, yüreğinde taşıdığının ne olduğunu sen biliyorsun, dilerim sevgi ve aşk hiç eksilmez hayatından..
Sevgiyle..


02.02.2004

Capella / Bursa”

17 Temmuz 2012


PURESSENCE - PLANET HELPLESS


Okumayan bir toplum olduğumuzu hepimiz biliyoruz.. Okumaya önem vermediğimizi de.. Gün geçmiyor ki bir yerden karşımıza çıkmasın şöyle bir haber: Bir Japon yılda ortalama 25, bir İsviçreli yılda ortalama 10, bir Fransız yılda ortalama 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor. Ve ne yazık ki her şeyde olduğu gibi bu konuda da sadece sorunu konuşuyoruz, tartışıyoruz ama çözüm için hiçbir şey yapmıyoruz. Aslında sorun ne zamansızlık ne de maddiyat. Sorun mentalitede. Sorun hayata baktığımız pencerelerde. Tozunu almadığımız şu pencerelerde.


Her kitabın aslında büyülü bir dünya olduğunu öğrenemeden, hissedemeden geçip gidiyor çoğu ömür ne yazık ki..


Geleceğin başrol oyuncuları olacak çocuklarımızda da durum içler acısı. Okumayı sevmeden büyüyorlar. Kitaplar onlar için ikiye ayrılıyor: 1.Ders kitapları 2.Öğretmenlerin zorla okuttukları edebi eserler.
O yaşlarda o edebi eserleri zorla okusam ben bile kitap okumayı sevmezdim diye düşünüp hak vermiyor da değilim çocuklara. Kızım okumayı öğrendiğinden beri şu “100 Temel Eser” ile bir kavgam var benim. Öyküyü tanıyanlar bilir nasıl bir kitap kurdu olduğunu. Mola vermesi için elinden zorla kitap aldığımı. Veli toplantılarında hala sorarlar bana: 
“Nasıl başardın böyle kitap okumayı sevdirmeyi?” diye.. 
Aynı cevabı veriyorum yıllardır. 
“Hiçbir şey yapmadım. Sadece ben okuyorum. O da doğduğundan beri kitap okumanın “normal” bir şey olduğu bir evde büyüdü. Ve asla ona zorla bir kitabı okutmadım. Kitaplarını daima kendi seçti. Kitapçılarda uzun vakitler kalıyoruz. Gerçekten inceliyor ve okuyor orada. Öyle karar verip alıyor. Yanlış seçim yapıp, okurken beğenmediğinde de bitirmesi için zorlamıyorum. Ben inceleyip, ileride daha olgun bir yaşta sevme ihtimali varsa saklıyorum."
Evet geçen sene örneğin 70 küsur kitap okuyan bir kızım var benim. Ama gelin görün ki her yaz öğretmenlerinin yaz tatilinde okumalarını zorunlu tuttukları kitapları okumuyor. Alıyoruz. Birkaç sayfa okuyabiliyor sadece. Sonra oflamalar puflamalar başlıyor. Kitap günlerce aynı sayfada bekliyor. Şunu düşünüyorum: Bu kadar kitap delisi bir çocuğu bile kitap okumaktan uzaklaştırıyorsa bu “1oo temel eser”, zaten kitap okuma alışkanlığı ve sevgisi olmamış çocuklar üzerindeki etkisi nasıldır?


Bu öğretmenler hiç mi çocuk olmadılar yahu? Yetişkinlikte okuyacakları eserleri özet geçen kısaltılmış kitapları çocuklara dayatırken ne düşünüyorlar? Sadece öğretmenlerle sınırlı değil tabiî ki bu listeleri hazırlayan milli eğitim bakanlığı çalışanları da sorunun büyük bir parçası..


Çocuklar kitapları sevmeye; hayal güçlerini besleyen fantastik hikayelerle başlıyorlar. Kendilerine büyülü dünyalar, farklı evrenler sunan, onları heyecanlandıran hikayelerle.. Dostoyevski ve Tanpınarla değil.. Onlara çocukken tek vermemiz gereken şey kitap okumayı sevdirmek. Sadece bu kadar. Çocuk kitap okumayı sevdiğinde, zaten ileride okuyacak bugün dayattığınız pek çok edebi eseri.


Öyle üzülüyorum ki okullarda öğretmenlerimizin de içlerinden bulundukları yanlışlıklar komedyasını gördüğümde.. Bu konuda söylenecek ne çok şey var aslında. Nereden çıktı şimdi bu konu derseniz, iki yazıya yönlendireceğim sizi.


Birisi Türkiye’den bir örnek.. Benim yıllar önce yayınladığım, Haşmet Babaoğlu’nun Rüyalarını Ver Bana adlı öyküsüne gelen son yorum: “Abi allah senden razı olsun yarın edebiyatçı s… beni . herkeze 400 sayfa ceza kitap okuma cezasi verdiydi bana 800 sayfa . hocaya dedim param yok kitap alamadım evde bitane kitap var onu okuyom dedim tamam dedi ırpaladı biraz şimdi özeti buldum anlatırım hocaya.” Lisede olduğunu tahmin ettiğim bir erkek öğrenci bu yorumu bırakan. Konuşma (ve dolayısıyla yazım da) dilinin ne kadar kötü olduğundan bahsetmeyeceğim. Burada beni donduran şey öğretmenin verdiği ceza. Bir edebiyat öğretmeni, öğrencilerin ceza olarak “kitap okuma” veriyor.! Demek ki o öğretmen için de öğrenciler için de kitap okumak ne kadar kötü bir şey ki bir ceza aracına dönüşüyor. Şimdi düşünelim.. Kendisine ceza olarak kitap okutulan bu lise öğrencileri, daha sonra okuldan mezun olduklarında zevkle kitap okumayı denerler mi? Bir kitapçıya gidip bile isteye kitap alırlar mı, hani okumak için?


!!!


Öte yandan geçenlerde gazetede rastladığım şu haber: Okuyarak Kefalet Ödeme! Brezilyada bir hapishanede başlatılan bir uygulama. Mahkumlar edebiyattan felsefeye, bilimden klasiklere kadar yılda 12 eser okuyup maksimum 48 güne kadar cezalarını azaltabilecekler. Mahkumlar her bir kitabı dört haftalık bir süre içinde bitirmeli ve “imla kurallarına uygun, dile hakim, okunaklı” bir makale yazmalılar.


Evet..
Bir ülkede kitap okumak büyük bir ödül iken..
Bir ülkede ise ceza..
Peki nasıl kırmalı bu zinciri evvela?

30 Nisan 2012

Milena'ya Mektuplar 55



Crematory - Farewell Letter 

Geç olsun güç olmasın atasözümüzün uygulamalı versiyonunu sunuyorum şimdi sizlere.. Tam 1.5 yıl önce bana KaraKitap tarafından gönderilmiş olan mimi geç fakat hiç zorlanmadan itinayla yerine getiriyorum şu anda..

Diyor ki mim: “Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız (ya da hediye gelmiş de olabilir) anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu bloğunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.”


Kütüphanemi daha geçtiğimiz ay yeniden düzenlemişken bu mimi severek yapmamak ne mümkün değil mi :) Malum kütüphanem pek bir düzenli pek bi güzel.. Tek tek olmasa da hangi rafta hangi tür kitaplar var biliyorum. Fıstıkımın da olaya dahil olmasıyla birlikte daha da eğlenceli hale getiriyoruz ve hangi bölümde hani rafta olduğumu anlamamam için Öykü Hanım gözlerimi bir fularla bağlayıp beni bir rafın önüne yürütüyor. Kurgu da, kompozisyon da küçük hanıma ait! :)

Ve sonuç: Milena’ya Mektuplar.. Bende bulunan kitap Armoni Yayınlarından çıkan versiyonu..

55. sayfadaki muhteşem paragrafı yazmadan önce yine kitaptan, Kafka ve Milena arasındaki bu mektuplaşma ve ikisinin arasındaki kırık ilişki hakkında bilgi vermek istiyorum.

Çek asıllı yazar Franz Kafka, 1883 yılında Prag’da doğdu. Ana dili Almanca olduğundan tüm yazılarını Almanca yazıyordu. Milena Jasenska, Kafka’nın değerini anlamış ve onun tüm yazılarını Çekçe’ye çevirmeye başladı. Zaten Milena ile Kafka’nın tanışması da bu yolla oldu. Franz Kafka, ciğerlerinden hastaydı ve bu yüzden de Meran’da yaşıyordu. Milena ise Viyana’da yaşıyordu. İlk başlarda iki arkadaş olarak mektuplaşmaya başladılar. Zamanla bu mektuplaşmalar çok tutkulu bir aşka dönüştü. 3 yıl boyunca birbirlerini görmeden mektuplaşmaya devam ettiler ve sadece 2 ya da 3 kez buluşabildiler. Bu buluşmaların ardından Kafka hep pişmanlık duyardı, çünkü Milena evliydi. Kendisi de nişanlıydı. (Kafka daha sonraları Dora adlı apayrı bir kız ile evlendi.) Milena çok asil bir Çek ailenin kızıydı. Evlendikten sonra kocasıyla hiç mutlu olamadı. Zaten daha sonraları da boşandı. Hitler zamanında iyi bir Yahudi dostu olduğu için toplama kampına gönderildi ve 1944 yılında orada öldü. Kafka Milena’ya göre daha şanslı sayılırdı. Çok hastaydı ama yaşamının sonuna kadar yanında ona deli gibi aşık olan karısı Dora vardı. 
Milena, Kafka’ya yazdığı mektupları 1939 yılında çok yakın arkadaşı W. Hass’a verdi. Hass, bu mektupların tarihsiz olanlarını düzene koymakta çok zorlanmış. Ayrıca mektuplardaki karalanmış ama okunabilen bölümleri kitaba yansıtmamış, yaşayan kişiler hakkında yazılmış yerleri de kitaptan çıkarmış. Ayrıca mektuplardan birkaçının da eksik olduğu anlaşılmıştır. Milena’nın Kafka’ya yazdığı hiçbir mektup ele geçmedi ve bu mektupların ne olduğu da bilinmemektedir.

Bir gün bir yerden çıkar mı diye ümit ediyor insan Milena’nın mektupları için de..

Ve bu kırık eksik hikayenin ardından 55.sayfa dan seçtiğim o müthiş paragrafı yazayım artık:
 “Seni gördüm düşümde bu sabah yine. Yan yana oturuyoruz… Sen itiyorsun beni, ama kızmadan, gülerek. Üzülüyorum, ittiğin için değil, seni itmeğe zorlayan davranışıma üzülüyorum. Sızlanmayan, yakınmayan herhangi bir kadına davranır gibi davranıyorum sana; sessizliğinin ardındaki sesi –hem de bana seslenen sesi- duymadığıma üzülüyorum. Duyamadım mı dersin? Duymuş da olsam, karşılık veremedim ya!” 

Sersemletici değil mi.. Kafka birkaç satırlık mektubunda aslında ne kadar çok susuyor ve ne kadar çok konuşuyor..


Ve 55. sayfa paragrafları mimi için merakla kitaplarını beklediğim arkadaşlar:

Stepan
Zoitsa
Sabinam
Buket

Ve blogu olmayan arkadaşlarım.. sizlerin kitaplarını da merakla bekliyorum..

29 Şubat 2012



Tori Amos - Winter


“Bir sonraki buluşmamız Marguerite Duras’ın ‘Sevgili / L'Amant’ kitabı ve Jean-Jacques Annaud’un 'L’Amant / The Lover' filminin karşılaştırması üzerine olacak.” dedi Mario Levi ile edebiyat-sinema buluşmaları atölyesine katılan sevgili arkadaşım Alper.. Daha önceki davetlerine ya kitabı okuyamadığımdan ya da zaman uygun olmadığından gidememiştim.. Ama Duras’a olan hayranlığım yüzünden bunu kaçıramazdım.. Sevgili’yi çok merak etmeme rağmen henüz okumamıştım.. Hemen kitabı aldım, 102 sayfaydı ve fakat ben Duras’ın parçalı ve zor dilini bildiğimden bu 102 sayfanın öyle oturup tek seferde okunamayacağını da biliyordum.. Kitabı okumak için iki günüm vardı ve bu iki günde adeta büyülendim.. Yıllar önce yaşanmış bir tutkunun içinde kayboldum.. Duras’ın sanki sarhoşken, sayıklar gibi, hatta kusar gibi yazdığı bu romanın içinde, parçalı ve karışık anlatımının içinde, ben de sarhoş oldum.. Ve o sarhoşlukla yeniden yollara düşüp İstanbul’a atölyeye gittim..

Bu yazımda sadece kitaptan bahsetmek istiyorum. Bir sonraki yazımda da filmden bahsederim. Hoş, sadece kitap hakkında bile tek bir yazıda bitiremeyeceğime eminim söylemek istediklerimi.

Duras, Sevgili adlı özyaşamsal romanını 1984 yılında yazıyor. Yani tam 70 yaşındayken! Ve romanda 15.5 yaşında başlayıp 17 yaşına kadar devam eden ağır ve şiddetli bir cinsel tutku odaklı olan ilişkisini anlatıyor. İnanılmaz değil mi? 70 yaşına geldiğimizde bırakın yazmayı, ne kadar hatırlayabileceğiz ilk gençlik yıllarımızı ve yaşadıklarımızı? Nitekim Duras da, defalarca dönüp dönüp yeniden görselleştirdiği, o çok önemli, enn önemli , bütün hikayenin başladığı ilk görüntü anını, Kuzey Çinli sevgili ile feribotta birbirlerini ilk gördükleri anda üzerindeki kıyafetini anlatırken itiraf ediyor hatırlamanın güçlüğünü..


“Ham ipekten bir giysi var üzerimde, yıpranmış, neredeyse saydam. Önceleri annemindi, sonra bir gün fazla açık bulduğu için giymez oldu, bana verdi. Kolsuz bir giysi, yakası da çok açık. Ham ipek kullanıla kullanıla kurum rengine girer, bu da öyle. Anımsadığım bir giysi. Bence yakışıyor bana. Belime bir meşin kemer takmışım, belki de erkek kardeşlerimden birinin kemeri. O yıllarda giydiğim pabuçları anımsamıyorum, kimi giysileri anımsıyorum yalnızca. Çoğu zaman ayaklarım bez sandallar içinde çıplaktır. Saygon Koleji’nden önceki dönemlerden söz ediyorum. O dönemden sonra hep ayakkabı giydim elbet. O gün altın rengi lame pabuçlarımı, ünlü yüksek topuklularımı giymiş olmalıyım. O gün bundan başka bir pabuç giymiş olabileceğimi düşünemiyorum, öyleyse onları giyiyorum. Annemin indirimli satışlardan aldığı indirimli mallardan. Liseye giderken bu altın rengi lameleri giyiyorum. Değerli taş taklitlerinden oluşmuş küçük nakışlarla süslü bu gece ayakkabılarıyla liseye gidiyorum. Böyle istiyorum. Ancak bu pabuçlarla katlanabiliyorum kendime. O gün küçük kızın kılığında şaşırtıcı, aykırı kaçan şey, pabuçlar değil. O gün önemli olan şey, küçük kızın başına düz kenarlı, geniş, kara şeritli, gül ağacı renginde yumuşak bir erkek şapkası giymiş olması.

Görüntünün belirleyici bulanıklığı bu şapkada.


Nasıl geçmişti elime, unuttum gitti. Kim vermiş olabilir bilmiyorum. Sanırım, benim isteğim üzerine annem almıştı. Kesin olan bir şey varsa, o da indirimli satışların indirimli mallarından olması. Alınmasını nasıl açıklamalı? O dönemde bu sömürgede hiçbir kadın, hiçbir genç kız erkek şapkası giymezdi. Yerli kadınlar da giymezdi. Şöyle olmuştur herhalde: Eğlence olsun diye şöyle bir giymişimdir bu şapkayı, sonra satıcının aynasına bakmış, şunu görmüşümdür: Görünüşümdeki biçimsiz incelik, bu çocuk yaşımdan gelen kusur, erkek şapkasının altında başka bir şey oluvermiş. Doğanın hoyrat, önlenmez bir verisi olmaktan çıkmış. Tam tersine, aykırı bir seçimi olmuş onun, düşüncenin bir seçimi olmuş. Birdenbire istenivermiş işte. Birdenbire bir başka kız gibi görüvermişim kendimi, bir başka kız nasıl görülürse öyle, dışarıda, herkesin önünde sürülmüş, bütün bakışların önünde sürülmüş, kentlerin, yolların, arzunun dolaşımına sokulmuş durumda. Alıyorum şapkayı, bir daha ayrılmıyorum artık ondan, benim olmuş, tümüyle kendine bağlamış beni, bir daha bırakmıyorum artık onu. Pabuçlara gelince, onlar da böyle olmuştur kuşkusuz, ama şapkadan sonra. Şapka nasıl cılız bedene ters düşüyorsa, pabuçlar da öylece şapkaya ters düşüyor, öyleyse onlar da tam bana göre demektir. Onları da bırakmıyorum artık, her yere bu pabuçlarla, bu şapkayla gidiyorum, her havada, her fırsatta bunlarla dışarıya çıkıyor, bunlarla kente iniyorum.”



Duras işte aynen böyle sayıklar gibi yazıyor bu romanı.. Bir sarhoşluk hali hissettiriyor insana.. Bölük pörçük, kırık hatta zaman karmaşasının bile çok yoğun hissedildiği bir anlatım.. Bu alıntıladığım bölümde hem Duras’ın o sayıklar gibi yazımına tanık oluyor insan, hem de 'yaşarken yazmak' ile sonradan 'hatırlayarak yazmak' arasındaki o farka.. Tam da bu noktada Mehmet Açar’ın Çok Uzaklarda Bir Yaz romanını hatırlamamak olmaz.. Hafızanın tekinsiz sularında korkmadan yüzen, gerçeğin yaşadıklarımız mı yoksa hatırladıklarımız mı olduğu sorusunu çivi gibi beynimize çakan roman.


Duras, 1984 yılında Goncourt Edebiyat Ödülünü alan bu romanında 'eksilti' sanatını büyük bir ustalıkla kullanıyor. Olayları, durumları, duyguları en kestirme yoldan ve yalın bir şekilde sunuyor. Nasıl da kırçıllı bir dil, pürüzlü bir anlatımı var! Ama nasıl da doğal ve şiirli aynı zamanda.. İmgelemi çok güçlü! Başı sonu belli olan ve düz bir seyirde ilerleyen bir hikayeden çok, dağınık bir anılar toplamının karmaşasıyla ıslatıyor bizi Duras.. Ufalanmış, parça parça olmuş bir aşk öyküsünün toplamı, tamamlanmış olan resmi, ancak kitap bittiğinde anlaşılır oluyor..


Bu bağlamda romanının konusunu özetlemeye çalışırsam:

Kız; 15.5 yaşında, yaşına göre fazla cılız ve küçük, babası ölmüş, yaşanan bir sürü olumsuzluklar nedeniyle katıksız bir umutsuzluğa yakalanmış aralarında çözümsüz anlaşılmaz tuhaf bir gerilimin olduğu annesi, öldürmeyi düşleyecek kadar nefret ettiği büyük ağabeyi, ve adı konmamış taparcasına bir sevgiyle bağlı olduğu ortanca ağabeyi olan, o zamanlar Fransız sömürgesi Çinhindi’de Saygon Kolejinde okuyan, çok yoksul bir Fransız.
Oğlan; Kuzey Çinli bir milyonerin oğlu, 28 yaşında, gezip tozup para yiyip kadınlarla yatmaktan başka pek bir iş yapmamış, Fransa’da gittiği üniversiteyi de bitirememiş, aslında baba parası olmasa tam bir “kaybeden”.
Kızın annesi başka bir şehirde öğretmen, ve bu sebeple kız liseyi yatılı okuyor. Bir tatil bitiminde Saygon’a dönerken feribotun küpeştesinde,üzerinde ilerledikleri Mekong Irmağı’nı seyrederken karşılaşıyorlar ikisi. Kız fakir ve küçük olmasının dezavantajının yanında çok büyük bir avantaja sahip.. Doğuştan gelen bir avantaja.. Bir “beyaz” O. Kuzey Çinli adam daha en başta bu beyaz üstünlüğünden ezik bir şekilde yaklaşıyor kıza.. Ne sahip olduğu paralar, ne indiği siyah limuzin, ne de üzerindeki ipek kıyafetler bu ezikliği yok edemiyor.. Elleri titreyerek yaklaşıyor kıza..
Ve Duras, resmi çekilmesi gerekirken çekilememiş bu ilk anın görüntüsünü romanda defalarca anlatıyor farklı kelimelerle, önemini hissettirebilmek için..
Bu küçük genç kız ile olgun delikanlı arasında bir ilişki başlıyor.. Adam ilk andan itibaren tutkun küçük kıza.. Kız ise tamamen bir merak ve heyecanın sürüklemesiyle yaşıyor ilişkiyi.. Adam aşık, parçalanıyor, ağlıyor, acı çekiyor.. Kız ise hep güçlü ve kendini yatak dışında asla koyvermeyen, umursamayan, önemsemeyen bir kimlikle yaşıyor ilişkiyi.
Hemen belirtmekte fayda var.. Sevgili, şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında erotizm dozu en yüksek kitaptı. Zaten ilişkideki en güçlü karakteristik özellik de ikisinin arasındaki karşı konulamayan cinsel istekti. Her ne kadar Duras tüm bunları yine az kelimeyle anlatsa da ve ben daha önce Anais Nin’in Venüs Üçgeni kitabını okumuş olsam da.. Duras’ın imgelemi öyle güçlü, anlatımındaki parçalı şiddet kendini öyle hissettiriyor ki evet okuduğum en erotik kitap bu diyebilirim.

Başlardaki yoğun şehvetin zamanla şefkate geçişini de çok güzel anlatıyor Duras. Şehvet şefkate, aşk sevgiye dönüşüyor, ve adam kızı çocuğu gibi sevmeye başlıyor..

Kuzey Çinli sevgilinin babası, kızın beyaz (üstün ırk) olmasına rağmen asla bu ilişkiyi onaylamıyor. Evleneceği kız yine bir Çinli ve yine zengin bir aileden, daha on yıl öncesinden kararı verilmiş.
Öte yandan küçük kızın ailesi de bu ilişkiyi hiçbir zaman onaylamıyorlar. Onlara göre bir Çinliye asla aşık olunmaz. Üstelik de bu Çinli bedenen çok zayıf, yani ailenin yine bu yönüyle de küçümsediği aşağıladığı bir tip.
Yani bu ilişkinin mutlu bir son ile bitmeyeceği daha en baştan belli. Daha o feribottaki ilk kareden belli. O yıllara, tutuculuğa, kızın dışlanmasına, adamın utanmasına sebep olmasına rağmen bütün Saygon’da adlarının çıkmasına rağmen bu ilişki 2 yıl kadar sürüyor. Ta ki kız Fransa’ya gidene kadar.. Ve bir feribotta başlayan ilişkileri yine bir feribot ile sona eriyor..

Küçük genç kız ve Kuzey Çinli Sevgili aralarında hiçbir zaman eksiksiz bir iletişim kuramıyorlar. Arasıra kursalar ya da kurduklarını sansalar da, kısa bir süre sonra kopukluk yeniden başlıyor. Ve yeni baştan sessizliğe gömülüyorlar.. Bu sessizliği hatta ikisinin de ıssızlığını öyle güzel hissettiriyor ki Duras, gözümüzün önünden film gibi akan bu ilişkinin içerisinde çok az konuşma barındırdığını, tüm gücünü tutkudan aldığını, ikisinin de ne denli yalnız olduğunu, acı çektiklerini, hatta zaman zaman nefes alamadıklarını bile hissediyoruz.. Duras tam olarak böyle söylemiyor ilişkileri için ama kitabı okuyan herkes eminim ki Duras’ın yazdığı kelimelerden çok asıl yazmadığı kelimeleri de okuyabiliyor. Çünkü gerçekten inanılmaz güçlü bir anlatımı var. Bunca dağınık ve savruk ve zamansız daldan dala atlayan paragraflar, kitap bittiğinde içinizde öyle bir birleşiyor ki.. Devamında bu ilişkinin ıssızlığı da, tutkusu gibi acısı da oturuyor içinize! O çıkışsızlığı, o imkansızlığı bir an yıkabilecekleri umuduna kapılıyorsunuz onlarla birlikte.. Yalnızlığın duvarlarını yıkmak gibi geliyor adeta.. Ama onlar başaramıyor, çıkmazlar dikiliyor karşılarına.. Herkes sağır bir ağaç figürüne dönüyor ilişkilerinde.. Hiç kimse gerçeği anlamıyor.. Hatta kendileri bile.. Ve hiçbir şey olmuyor.. Hiçbir şey gelmiyor ellerinden.. Tükeniyorlar.. İçlerine, yalnızlıklarına gömülerek tüketiyor ve tükeniyorlar..


Biliyor musunuz kitap hakkındaki söyleyeceklerimin daha yarısı bile değil bunlar ama bir blog yazısı için de epey uzun olmuş.. Anlatmak istediğim ve alıntıladığım pek çok şeyi başka yazılara bırakıp toparlayayım artık..


Duras, bir yandan ana konu olarak bu ilişkiyi anlatsa da, geri planda da ailesini işliyor.. Annesi ile olan zorlu ve kırılgan ve tuhaf ilişkisini, ağabeyleriyle olan çarpık ilişkisini, kısacası tüm aile fertlerinin birbirileriyle normal olmayan ilişkilerini, dönemin Saygonunu ve kent yaşamını, Pasifik’in kenarında aldıkları ve tüm mal varlıklarını yitirmelerine neden olan arazinin aile üzerindeki etkilerini..


Atölyede pek çok şey konuşuldu ama en çok tartışılan konu küçük kızın, Çinli sevgilisini gerçekten sevip sevmediği idi. Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece parası için ve kendini tatmin etmek için kullanmış mıydı? Belki de annesinden intikam almak için yapmıştı her şeyi?
evet tartışılan sorular genelde bu çerçevede idi.


Benim yorumum ise şöyle oldu:
Kız Çinliye aşık olabilirdi. Çinli iyi bir aşıktı ve kızın her anlamda başını döndürüyordu. Ama kız daha en başta Çinli’nin onunla evlenemeyeceğini, ailesine kabul ettiremeyeceğini, güçsüz olduğunu, başaramayacağını anlamıştı. Nitekim kitapta şu şekilde bir cümleyle özetler bunu 50.sayfada:
“ Babasına karşın beni sevecek, alıp götürecek gücü olmadığını anlıyorum. İkide bir ağlıyor, çünkü beni korkunun ötesinde sevecek gücü bulamıyor. Kahramanlığı benim, düşüklüğü de babasının parası.”
Yani kız sonunun olmayacağını, Çinlinin bir gün gidip bir başka kızla evleneceğini, çok acı çekeceğini daha ilk günlerde anladı ve bu yüzden asla bu ilişkiye kendini bırakmadı. Tutkusuna boyun eğdi yalnızca. Ama duygularını ilk zamanlarda dondurdu. Ta ki 2 yıl sonra Fransaya gitmek üzere feribota binene kadar.. İşte ne zaman ki ilişki bitmişti, yalnız kalmıştı, ağladı kız.. ağladı..

Bu romanı okuduktan sonra Duras’ın edebi gücünün yanında samimiyetine ve açık sözlülüğüne de hayran olmamak elde değil.. Öyle sırlar ifşa ediyor ki aslında bunları çoğu zaman insan kendine bile itiraf edemez.. Zaman zaman kendi ağzından, zaman zamansa üçüncü bir ağızdan anlatır gibi yazmasının nedeni de budur belki de.. Çünkü bazen yapıyordum ediyordum şeklinde yazıyor. Bazense küçük kız öyle yapıyordu şöyle yürüyordu şeklinde yazıyor.. Ne olursa olsun sağlam bir yürekle ortaya sakınmadan korkmadan dökülüyor. Belki de Duras bu romanı yazarak kendini de affediyor..

“Çocukluğuma ilişkin kitaplarımda anlattığım öykülerde neleri söylemekten kaçındığımı, neleri söylediğimi bilemiyorum birden, annemize beslediğimiz sevgiyi söylediğimi sanıyorum, ama ona beslediğimiz kini de söyledim mi, sonra birbirimize beslediğimiz sevgiyi, sonra bütün durumlarda, sevgide olduğu gibi kinde de bu ailenin öyküsü olan ortak yıkılış ve ölüm öyküsünde, bugün bile kavrama gücümü aşan, etimin en derin yerlerine gizlenmiş, doğumunun ilk günündeki bir bebek gibi kör, hala benim için erişilmez kalan öyküsünde, birbirimize duyduğumuz korkunç kini de söyledim mi, bilmiyorum. Eşiğinde sessizlik başlayan yerdir o. Sessizliktir burada olup biten, yaşamım boyunca süren bir ağır gelişmedir. Hala orada, bu büyülenmiş çocuklar önündeyim, gizem de hep aynı uzaklıkta.

Yazdığımı sandım, ama hiç yazmadım, sevdiğimi sandım, ama hiç sevmedim, kapalı bir kapı önünde beklemekten başka bir şey yapmadım hiçbir zaman!!”

14 Şubat 2012



RAMMSTEIN - FEUER UND WASSER


Yorganın içinde düşünüyordum bu sabah..
Okuduğum kitapların içinde gerçekten aşkı yaşadığına inandığım roman kahramanları hangileriydi?

Sakın Kımıldama'nın İtalia'sı..

Sen Dünyaya Gelmeden'in Diego'su..

İmkansız Aşk'ın adsız adamı..

Anna Karenina'nın Anna'sı..


Evet bir sürü roman kahramanı arasından gerçekten aşkı yaşadığını düşündüklerim dört tane çıktı..
Ve "en!" takıntım sebebiyle tabiki içlerinden "en aşık"ı seçmeliydim!
Hiç tereddüt etmeden seçtim:
Anna Karenina !

Evet bana göre Aşkın en çok yakıştığı roman kahramanı: Anna Karenina !

Siz de düşünün ve dökülün bakalım..
Belki de okumadığımız, adını bile duymadığımız bir sürü roman kahramanı çıkacak ortaya..
Kim sizin En Aşık Roman Kahramanınız ?

31 Ekim 2011



Tracy Chapman - Speak The World

1914 yılında Çinhindi’de dünyaya geliyor Marguerite Duras.. 1996 yılında hayata veda edene kadar da sayısız tarihi olaya, sayısız toplumsal yaşam değişikliklerine tanıklık ediyor.. 1900 lü yıllar dünyanın her yerinde toplumsal ve kültürel yaşamın bir uçtan diğer uca sürekli sürüklendiği uzun bir süreç zira.. Duras ise yaşadığı tüm yıllara göre bir hayli olağandışı, isyankar, muhalif, kabına sığmayan bir kadın yazar.. Kimseye benzemeyen, kendine has biri olarak hayatı da böyle yaşıyor.. Öfkeli bir dili var ve bu dilini bir bıçak gibi kullanmaktan asla çekinmiyor.. Özellikle de çok şey söylüyormuş gibi görünen ama aslında kayda değer bir şey söylemeyen sanatçılara karşı.. Çünkü Duras, bütün eserlerinde edebiyatı sorguluyor..


Çocukluğunu dul annesi ve iki erkek kardeşiyle birlikte geçiren Duras, mutsuz ve travmatik geçmişini yazmaya karar verdiğinde henüz 11 yaşındaymış.. 15 yaşındayken Saygon Kolejine gidiş gelişleri sırasında feribotun küpeştesinde etrafı seyreden Duras, bir gün önünde duran siyah bir limuzinden inen ve kendinden oldukça yaşlı bir Çinli’ye âşık oluyor. Duras yıllar sonra bu gizli ve tutkulu aşkını “Sevgili / L’Amant” adlı bir romanla ölümsüzleştiriyor. Roman kırktan fazla dile çevrilerek satış rekorları kırıyor, ödül alıyor ve sinemaya aktarılıyor. Duras, 18 yaşında Paris’e gelip; hukuk ve siyaset bilimi okuyor. Evleniyor. İlk çocuğunu ölü doğuruyor. Ve bu acı onu yeni bir aşka sürüklüyor. Bir oğlu oluyor. Ve 1943 yılında ilk romanı yayınlanıyor. Bundan sonra pek çok kitaba, senaryoya imza atıyor. “Pasifik’e Karşı Bir Bent” adlı üçüncü romanının sinemaya aktarılması karşılığında aldığı telif parası ile Neauphle-le-Chateau’da içinde bir ev ve bir göl de bulunun uçsuz bucaksız araziyi satın alıyor. İşte o ev bugün benim hayallerimi süslüyor ya neyse :) Duras bu evi “yalnızlık evi” haline getiriyor ve yazıyor yazıyor yazıyor..

Kitap yazan birinin çevresindeki tüm insanlarla arasında bir mesafe olduğunu ve bunun da yalnızlık olduğunu belirten Duras, hiç aşksız yaşamaması, hep sevgilileri olması ve etrafında hep insanlar olmasına rağmen o “yalnızlık duvarları”nı yıktırmamayı başarıyor. Hiçbir eserini, bitirmeden önce sevgilileriyle paylaşmıyor. Çünkü yazmak yaratmak demek ve bu yaratım döneminde en küçük iyi niyetli bir eleştiriden bile etkilenilmemesi gerektiğini düşünerek, o yaratım zamanının kutsallığını bozmuyor.


Mektup yazmak apayrı bir aşk Duras için.. Hiç tanımadığı birine yıllarca uzun uzun mektuplar yazıyor. Bu mektuplaşma devam ederken, onu “Tarqunia’nın Küçük Atları”yla tanıyıp hayran olan bir üniversite öğrencisi de Duras’a mektuplar yazmaya başlıyor. Yann Andrea.. On yıl mektuplaştıktan sonra bir gün telefon açıp Duras’ın yanına geleceğini söylüyor. Kendisinden 25 yaş küçük bu hayran, o gün gelişinden Duras’ın ölümüne kadar 16 yıl boyunca bir daha yanından hiç ayrılmıyor. Karanlıklardan çıkıp gelen gri gözlü bu hayran, sevgiliye dönüştüğünde Duras, diğeriyle mektuplaşmayı kesiyor ve “En kötüsü kimseyi sevmemektir. Aşk geldi, söz bitti.” diyor. Ölmeden önce son yazdığı kitap olan “Hepsi Bu”yu gri gözlü çocuğu Yann’a adıyor..

Pek çok detaya burada yer vermediğim bu ilginç hayat hikayesi aslında okunmaya değer bir roman gibi :) Ben lafı daha fazla uzatmadan Duras’ın bir kitabından bahsetmek istiyorum.. Daha doğrusu kitaptan altını çizdiğim Duras’ın o muhteşem ifadelerini paylaşmak istiyorum.


Yazmak.. 1993 yılında yayımlanan Duras’ın bu kitabı bir roman değil deneme. “Yazı Evi/Yalnızlık Evi” haline getirdiği Neauphle’den bize döktürdüğü onlarca ifade.. Kitabın arka kapağında da kullanılan bir alıntıyla başlayalım o halde biz de.. “Yalnızlık, hazır bulunmaz, oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur. Ben öyle yaptım. Çünkü orada yalnız olmam, kitap yazmak için yalnız kalmam gerektiğine karar vermiştim. İşte böyle oldu. Bu evde yalnızdım. Bu eve kapandım. Kuşkusuz, korkuyordum da. Sonra da sevdim o yalnızlığı. Bu ev, yazı evi haline geldi. Kitaplarım bu evden çıkıyor. Ayrıca bu ışıktan da, küçük gölden yansıyan bu ışıktan. Şu söylediğim şeyleri yazabilmek için tam yirmi yıl gerekti bana.”


Kitapta; Yazmak, Genç İngiliz Havacısının Ölümü, Roma, Saf Sayı, Resim Sergisi adlı beş tane deneme bulunuyor. Ama ben bu yazımda sadece “Yazmak” bölümünden bahsedeceğim.


Şunu söylemeliyim ki, insan bu kitabı okuyunca bir yazma aşkına yakalanıyor. Çünkü Duras diyor ki: “Yazmak; yaşamımı dolduran, beni büyüleyen tek şey buydu. Başka hiçbir şey yapmayın, yazın! Ben de öyle yaptım.”.. Ben de öyle yapmak istiyorum. Sadece yazmak istiyorum.. Yazarak yaşamımı idame ettirebilseydim ne güzel olurdu diye hayıflanıyorum.. Bu bir bahane mi aslında bilmiyorum ama bunca koşturmacanın, sorumluluğun ve yoğunluğun arasında “yazmak edimi”ne yeterince zaman ayıramıyorum..


“O dönemde sevgililerim oldu. Sevgilisiz kaldığım hiç olmadı, diyebilirim. Neauphle yalnızlığına onlar da alışıyorlardı. Ve bu yalnızlığın büyüsü onları da kimi zaman kendi hesaplarına kitap yazmaya yöneltti. Yazdığım kitapları bu sevgililere çok ender okutuyordum. Kadınların, yazdıkları kitapları sevgililerine okutmamaları gerekir.” diyor Duras kitabında ve ben de bunu kazıyorum beynime, bir öğüt olarak :)
Ve devam ediyor Duras, Lol V. Stein’i yazdığı zamanlarıyla ilgili; “Yalnız; hayır yalnız değildim, o dönemde bir erkekle birlikteydim. Birbirimizle konuşmuyorduk ama. Ben yazmayı sürdürdüğüm için, kitaplardan söz etmekten kaçınmak gerekiyordu. Erkekler bunu kaldıramıyor: yazan bir kadın. Erkek için katlanılmaz bir şey bu! Herkes için zor.”
Ben biraz daha farklı düşünüyorum bu konuda. Erkekler yazan bir kadını kaldıramıyor değil aslında.. Erkekler kadının yazdıklarında olmayı veya olmamayı kaldıramıyor!

İnsan ancak gerçekten yalnız olduğunda kuşkuya sürüklenir. Ve kuşku da insanı yazmaya iter.. İşte bunu anlattığı yerlerden derlediğim bir alıntı:
“İnsanın yaşamında bir an gelir ve sanırım bu, yazgısal bir andır; kaçamazsınız, o anda her şeyden kuşkulanırsınız: evliliğinizden, dostlarınızdan, özellikle, oluşturduğunuz çift olarak sahip olduğunuz dostlardan. Ve bu kuşku, kendi çevresinde büyümeye başlar. Bu kuşku, yalnızdır, yalnızlığın kuşkusudur bu. Ondan doğmuştur, yalnızlıktan. Bunun adını şimdiden koyabiliriz. Çoğu kimse bu söylediğime katlanamaz, sanırım, hemen sıvışır oradan. İşte bundan dolayı herkes yazar değildir. Evet. Aradaki fark burada. Gerçek bu. Başka bir şey değil. Kuşku, yazmaktır. Dolayısıyla, yazardır da.
İnsanı yazmaya yönelten bu ilk kuşku devinimi yoksa, yalnızlık da yoktur. Şimdiye kadar kimse iki sesli yazmamıştır. İki sesli şarkı söylenmiş, müzik yapılmıştır, tenis de oynanmıştır, ama yazmak, hayır. Hiçbir zaman.
Yitip gittiğinizde, dolayısıyla da artık yazacak, yitirecek hiçbir şeyiniz kalmadığında, oturup yazarsınız. Kitap orada duruyorsa ve haykırıyorsa, sizi bitirmeye zorluyorsa, oturup yazarsınız.


Ve yazan kişinin özelliklerini de toparlayalım biraz kitaptan:
“Yazı, yabanıl kılıyor insanı. Farklı ve yaşamın özünden koparılamaz bir yabanıllık. Bütün varlığınızla sarılıyorsunuz.
Kentlerde, kasabalarda, her yerde, yazarlar yalnız kişilerdir. Her yerde ve her zaman, öyle olmuşlardır.
Bir yazarın yalnızlığında, canına kıyma vardır. İnsan, kendi özündeki yalnızlığa varıncaya kadar yalnızdır. Her zaman akıl almaz bir şeydir bu. Her zaman tehlikeli. Evet kendinizin dışına çıkmaya ve çığlık atmaya yeltenmenizin bedelini ödersiniz.
Tuhaf kişidir yazar. Bir çelişkidir, aynı zamanda da bir anlamsızlık. Yazmak, konuşmamaktır da. Susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır. Huzur veren biridir yazar, çoğu kez; çok dinler, çok konuşmaz."
Kitapta en sevdiğim ifade ise şu oldu: “İnsan, içinde bir yabancıyı barındırır: yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır." !!


Ve aslında yazmak üzerine bunca cümle kustuktan sonra yine kitapta bir yerde yaptığı itiraf bence en güzel son cümle:
“İstediğimi istediğim kadar söyleyeyim, insanın neden yazdığını ve nasıl olup da yazmadığını hiç bulamayacağım.”

Ben de! :)

29 Haziran 2011



SIRENIA - ABSENT WITHOUT LEAVE


Baharda vizyona girmiş olan, Mark Romanek’in yönettiği film Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) beni kütüphanemdeki ‘okunmuş kitaplarım’ raflarına götürdü… Yıllar önce okuduğum, kardeşimden anneler gününde armağan gelen "bu kitap", benim alışık olmadığım bir anlatım örgüsüyle örülmüştü ve yazar okuyucuyu ustalıkla kaçınılmaz olan sona sürüklüyordu…


Japon asıllı İngiliz yazar Kazuo Ishiguro’nun, TIME tarafından hazırlanan “Ölmeden önce okunması gereken 1001 Kitap” listesine alınan ve “İngilizce yazılmış en iyi 100 roman” listesine de giren son romanı Beni Asla Bırakma…


Kitabın adına ve hatta kitabın kapağına bakıp da bunu bir aşk romanı sanmayın sakın. Beni Asla Bırakma aslında gizli bir bilim-kurgudur. İşin bilimsel tarafına hiç değinmese de trajik bir gelecek portresi çizer. Öyle beklenmedik ve alışılmadık bir konu vardır ki ortada, bu konuyu işleyen çok fazla kitap olduğunu da sanmıyorum. Distopik bilim-kurguların en başarılı örneklerinden biri olduğunu söylemek abartı olmaz. Konuya dair çok fazla şey söylemek istemiyorum. Ve hatta kitabı okumak isteyenlere tavsiyem de: konu hakkında hiçbir şey okumadan kitaba başlamaları. Çünkü konunun sırrını hemen değil, tam da yerine oturan bir dönüm noktasında öğreniyor insan…


Kitabın başlarında sayfalar boyunca, mükemmel bir yatılı okulda büyüyen üç gencin ilişkileri anlatılır ama kocaman bir belirsizlik hakimdir her şeye, anlamlandıramazsınız, merak sizi çepeçevre sarar. Bu belirsizlik Ishiguro’nun gerilimli diliyle birleştiğinde yazarın tekniğine hayran kalırsınız. Belirsizlik, bıkkınlık, hayal kırıklığı ve gerilim nasıl olur da insanı sarar demeyin. Eğer söz konusu yazar Ishiguro ise sarar. Beni Asla Bırakma konusu itibariyle sömürüye açık olmasına rağmen hiç duygu sömürüsüne yer vermez, hatta zaman zaman Uzakdoğu kültürünün mesafeli ve soğukkanlı izleri hissedilir derecede sade bir dille yazılmıştır. Duygusal iniş çıkışlar yoktur, bütün hikâye gündelik detaylar üzerine kurulup eksiksizce ilerler.


Seçilmiş özel öğrencilerin okuduğu bir yatılı okul: Hailsham. Öyle bizim bildiğimiz yatılı okullardan değil. Sanat eğitimi ağırlıklı olmak üzere mükemmel bir eğitim veren ve insan sağlığını ön planda tutan, temiz ve disiplinli bir yatılı okul… Tuhaf olan öğrencilerin, bu okuldan başka hayatlarının hiç olmaması. Tatillerde veya hafta sonlarında gidecek bir evlerinin ve ailelerinin olmaması. Hatta hiç akrabalarının olmaması. Dış dünyadan bütünüyle kopukturlar. Öğrencilere sürekli özel oldukları ve kendilerine çok iyi bakmaları gerektiği dikte edilir. Sanatın içimizdeki gerçek kişiliğimizi ortaya çıkardığı inancıyla eğitilirler. Ve bu yatılı okulda okuyan üç iyi arkadaşa: Kathy, Tommy ve Ruth a odaklanmaya başlar roman. Hailsham’daki tüm farklı öğrenciler gibi bu üç arkadaş da kendi varoluşlarını tam olarak çözememiş durumdadırlar. Ne olduklarını, ne amaçla bu dünyada olduklarını (kitabın sırrını ele vermemek için inatla söylemiyorum), okul bitip de dış dünyaya gittiklerinde onları nelerin beklediğini sürekli anlatıyorlar öğretmenler okulda. Ortada bir yalan, bir kandırmaca yok. Fakat hiç biri tüm bu özelliklerin neden kendilerinde olduğuna, bu bilgilerin bir arada neye işaret ettiğine vakıf değiller.


Ve yıllar sonra bir kadının gözlerinden dalarsınız içeriye…
Geçmişiyle birlikte hayatını okursunuz..
Onun iç konuşmalarıyla... Onun dünyaya bakış açısıyla… Onun bilinç akışıyla…
Kathy artık otuzbir yaşındadır ve bakıcılık yapıyordur. Yatılı okulda birlikte büyüdüğü en yakın iki arkadaşının yeniden hayatına girmesi üzerine, bütün geçmişiyle yüzleşmeye başlar. Çünkü anlamaya ihtiyacı var. Onları özel kılan şeyin ne olduğunu anlamaya ihtiyacı var. Ve bundan sonra hayatlarının nasıl şekilleneceğini bulmaya ihtiyacı var. Gizliden şu soruyu da sorar Kathy herkese: "Sanat ve Aşk, zamanı durdurabilir mi?"


Sakince hüznü yerleştirir içimize Kazuo...
Usulca biter hayat...
Geçip giden zamanı ve ne kadar az zamanımız kaldığını hissederiz.
İçimize hiç çıkmamacasına yerleştirilmiş bir soru ile kalıveririz ortada: "İnsan nedir ki?"
Yani Beni Asla Bırakma konusu itibariyle, insana dair en temel sorunun ve güçlü bir dramın; insanın hayatına ve varoluşuna bir anlam verme/bulma çabasının peşinden gider.


Kitapları okurken sanırım hepimiz yaparız bunu… Romandaki kahramanları gözümüzde canlandırmayı… Ben de Kathy’yi de, Ruth’u da Tommy’i de kafamda belirgin hatlarla çizdim. Kitabın sonuna kadar hep bir şeylerin değişeceğini ve Kathy ile Tommy’nin kendilerine çizilen kaderi delip geçeceklerini umdum… Hep bir sonraki sayfada aşklarının hayatlarını değiştireceğini ümit ettim. Ama Beni Asla Bırakma, yıkıma götüreceğini bile bile kendi kaderlerini kabullenenlere odaklanıyor ve bana bir kez daha öğretiyordu: HAYAT, AŞKTAN BÜYÜKTÜR…

30 Mayıs 2011

.


CUSTARD - SEND ME AN ANGEL


Onun romanlarını okurken bir el hep yüzünüzde gezinir gibidir. Yumuşacık ama güçlü bir el. Yüzünüz sıcak ve güzel kokulu bir avucun içindedir. Gözlerinizi kapatırsınız. Kendinizi o ele bırakırsınız. Üstelik az sonra o elin yavaşça aşağıya doğru ineceğini bildiğiniz halde. Yavaşça aşağıya inip boynunuzu kavrayacağını bilirsiniz. Boynunuzu kavrayıp sizi nefessiz bırakacağını… Bilirsiniz bilmesine de yine de kıpırdayamazsınız, gitmek istemezsiniz, kaçmak istemezsiniz. Çünkü öyle güçlüdür ki kelimeleri, olduğunuz yere mıhlar sizi. El yavaşça alnınızdan gözlerinize iner. Usulca yaşlarınıza dokunur. Islak avucuyla devam eder yoluna. Yanaklarınızdan serin bir su damlası gibi geçer gider. Artık kıpırtısızca boynunuza ulaşacağı anı beklersiniz. Onun kelimeleri sizi beklenmedik bir ölümle sarmaz, aksine saniye saniye beklediğiniz bir ölümdür. Öyle keskindir ki kelimeleri çığlık bile atamazsınız. Ölürsünüz.


Margaret Mazzantini’nin kelimeleriyle bir kez tanıştıktan sonra, sizi artık hiçbir şey ondan koparamaz. Onun kelimelerden yarattığı o büyülü dünyanın sizi öldüreceğini bilseniz dahi, nefesinizi tutup okumaya devam edersiniz.


Benim Mazzantini ile tanışmam 2007 yazında dilimize çevrilen ilk romanı Sakın Kımıldama ile olmuştu. İtalya’nın en önemli dört edebiyat ödülünü birden alan Sakın Kımıldama, insanın acıyla insanlaştığını anlatan unutulmaz bir romandır. Yıllardır diğer kitaplarının da dilimize çevrilmesini bekliyordum. 15 dile çevrilen ve yine 2009 Primeo Cambiello ödülünü alan son romanı nihayet Türkçeleştirildi. Mükemmel bir kapak tasarımı ile ciltli 600 sayfalık bir kitap: SEN DÜNYAYA GELMEDEN…





Kitabın arka kapak yazısında şöyle diyor: “Sen Dünyaya Gelmeden aşk ve savaş, şiddet ve aile sırları üzerine etkileyici bir roman, annelikten mahrum kalmış bir kadın ile vicdanının sesinden kaçamayan bir adamın hikâyesi… Tıpkı gerçek aşklar gibi, tutkulu ve kusurlu…”

Evet gerçekten de öyle tıpkı gerçek aşklar gibi tutkulu ve kusurlu. Kusurlu yanlarıyla canınızı acıtırken, tutkulu yanlarıyla sarsıyor. Tıpkı gerçek aşklar gibi “acı” her daim yüreğinizi kuşatıyor.


Bu roman sizi inanamayacağınız kadar büyük acılara boğuyor. İnsan bile bile acı çeker mi? İnsan bile bile kendine acı çektirir mi? Evet. Kelimeler Mazzantini’den çıkıyorsa Evet. Böyle bir edebiyat şaheserini bulmak gerçekten büyük bir keyif çünkü. Romanın içine girip kayboluyorsunuz. Bir sarhoşluk hali içinde savruluyorsunuz. Mazzantini’nin imgelemi öyle güçlü öyle güçlü ki, kitap okumuyor yaşıyorsunuz. Siz de Diegonun Gemmaya duyduğu o muhteşem aşkı yaşıyor, Gemmanın anne olamamasının içinde yarattığı fırtınalarda savruluyor, Goykonun savruk hayatının içindeki ince güzelliklere sarılıyor, Saraybosnada savaşın tam ortasında ateş hattında bir mermiye denk gelmeden ayakta kalmaya çalışıyor, Aska’nın dik başlı kuzu dansında yitip gidiyor, Bosna savaşının yıkıntılarının arasında dağılıp kana karışıyorsunuz..


“Ateş hattında koşmak, sonradan yıkıntıların arasında dolaşmaktan daha kolaydı.” deyiveriyor satır aralarında. Birden savaşın biten soğuk ve gri yüzünü görüyorsunuz karşınızda.


Belki de romanlarının bir şahesere dönüşmesinin altındaki en büyük güç Mazzantini’nin dilidir. Çok güçlü bir imgelemi olduğunu söylemiştim. İmgelemlerin dışında, dilinin lezzetine bir de detaylı anlatımı ekleniyor. Romandaki kahramanları da, mekanları da, yaşananları da, en ufak bir detayı bile atlamadan gözünüzde canlandırıyor ve sonra içine yerleşiyorsunuz. Hemen romandan birkaç cümle ile örnekleyeyim ki, Mazzantini’nin imgelemi nasıl da güzel kullandığını anlayın.

Bu cümlede sadece ve sadece üzerindeki eteği tasvir ediyor: “Diz altı, sert kumaşlı; sivri ucu olmayan, acısız, arzusuz bir hayatın yumuşaklığına teslim olmuş aile kızı eteğim var üzerimde.” ... Evet sadece bir eteği bile böyle tasvir ediyorsa, varın gerisini siz düşünün!

Sonra Bosna’yı anlatıyordu; “Bu şehir cebimiz gibi, karanlıkta elimizi soktuğumuz ve derinden gelen sıcaklığını hissettiğimiz bir cep.”…

Ve bir müziği tasvir ediyordu; “İç organlarını ters çeviriyor, üstlerinde dans ediyor, sonra da onları eski yerlerine, karnına geri sokuyorlar..”…

Ya korkuyu imgelediği cümle; “Korku bacaklarımı felç ediyordu, uzun bir çivi gibi sırtıma saplanıyordu.”…


Gemma İtalyan bir güzel, Diego Cenovalı bir fotoğrafçı, Goyko Bosnalı bir şair ve Aska trompet çalan genç güzel kız.. Bu dört ana karakterin etrafında, yan karakter diyemeyeceğim kadar güçlü altı yedi karakter daha mevcut. Kitabın ilk üçyüz sayfası sakin ve akıcı bir şekilde ilerliyor. Bu üçyüz sayfada tüm karakterleri detaylarıyla tanımış oluyoruz. Ve belli bir rüzgara kapılmış gibi, yaralanmadan, savrulmadan, usulca ilerliyoruz. Nereye? Savaş alanına, ateş hattına, yıkıntıların ortasına. Acıyı, nefreti, aşkı, tutkuyu, hüznü, sevgiyi, merhameti, kızgınlığı, kısacası içinizdeki her duyguyu havalandırıp birbirine karıştıracak bir roman Sen Dünyaya Gelmeden. Bir dönem çok sevdiğiniz Gemmadan bir dönem ölesiye nefret ediyorsunuz. Bir dönem çok kızdığınız Askaya bir dönem sonra acıyorsunuz. “Olmaz böyle büyük bir aşk” dedirten Diegoya önce hayran kalıyor, sonra nefret ediyor, bir dönem sonra “ama ama” demeye başlıyorsunuz. Kimin kuzu kimin kurt olduğuna asla karar veremiyorsunuz…


Üçyüz sayfayı devirdikten sonra artık romanın dibine sürüklenmiş ve diplerdeki tüm karanlık köşelere dokunurken buluyorsunuz kendinizi. Zaman zaman kitabı elinizden fırlatıyorsunuz. Çünkü resmen güçsüz düşürüyor sizi. Güçsüz kalıp o anda daha fazla devam edemiyorsunuz. Kitabı fırlatıp küfürler savuruyorsunuz. Gemmaya da, Diegoya da, Askaya da, Goykoya da, savaşa da, hayata da, kadere de… Ağlıyorsunuz. Hem de hıçkıra hıçkıra. Ağlıyorsunuz salya sümük. Duvarları yumrukluyorsunuz. Ne yaparsanız yapın geçmiyor, içinize çöreklenip kalıyor o tıkanma hissi. Sonra dayanamayıp yine alıyorsunuz kitabı elinize. Ağlaya ağlaya devam ediyorsunuz. İnsanın dayanamam dediği büyük acılara nasıl katlandığını, nasıl hayatta kalabildiğini, acıyı nasıl hapsettiğini okuyorsunuz.. Saçlarınız bile ağlıyor…

Acı içinde yüzüyordum. Beni incecik bir zar hayatta tutuyordu. Tıpkı sudaki yapraklarda yaşayan böcekler gibi, yerle bağlantım kesikti. Benim içimde de gözle görülemeyecek kadar küçük patlamalar oluyordu. Ara sıra bir mememi, bir ayağımı ya da omzumun bir kısmını hissetmez oluyordum… onlar Diego’nun dokunduğu bedenimin parçalarıydı, onun üzerime koyduğu elinin düşüncesi… O parçayı doğallıkla, dişçinin dişetlerine yaptığı gibi uyuşturuyordum.

Aslında kitap soru işaretleri barındırmıyor içinde. Okurken tüm taşlar yerli yerine oturmuş gibi ilerliyor kurgu. Her şeyi biliyorsunuz, her şeyi anlıyorsunuz, ve hiçbir ikileme dahi düşmeden yapbozu tamamlıyorsunuz. Kızdıklarınız ve üzüldükleriniz ile beraber sona doğru ilerliyorsunuz. Ve kitap beşyüz sayfayı deviriyor böylece. Sonra ne mi oluyor? Aklınıza hayalinize gelmeyecek şeyler oluyor. Tamamladığınız yapbozda tek bir parçanın bile doğru yerinde olmadığını anlıyorsunuz. Şimdi her şey paramparça. Şimdi her şey parçalandı. Önünüzde bambaşka bir yapboz var artık. Ve aslında kimseye kızamıyorsunuz. Sadece ağlıyorsunuz. Hepsi için bu kez. Hepsi için.. Aska’nın acısı üzerinize yapışıp kalıyor. Dilsiz bir acının kaderinde takılı kalıyorsunuz…


Mazzantini’nin muhteşem dilinden, güçlü imgeleminden, kelimelerinin büyülü dünyasından sonra sizi ters köşeye fırlatan KURGU gücünün karşısında saygıyla eğilip öyle kapatıyorsunuz kapağı.


Ve bu kitaptan sonra uzun zaman elinize yeni bir roman alamıyorsunuz. Bir şaheserden sonra bazen her şey yavan gelir ya hani.. İşte öyle.. Uzun zaman Askayla, Diegoyla, Gemmayla, Goykoyla yaşıyorsunuz. Öyle ki artık nerede bir ışıklı spor ayakkabı görseniz yüreğiniz sıkışıyor.. 
Deniz susuyor, biraz daha gece yutuyor…