18 Temmuz 2017

Cafe 7.Oda


22 Haziran 2017

ateşteki at


oradan aynı göle düştük kesin
sen ateşteki atı yakaladın
açtım ne de olsa ben de peşinden geldim
çengel gibi asılı kaldığımız o yarada
korku ve acıyı hızla savurmak için
elveda demesini tüm gücüyle öğrenmiş kuyruğum
yüzümde ise sadece hayali var yeni öykü pırıltılarının..

19 Aralık 2016

Canım Kardeşim


Heyecandan sabaha kadar bir saniye bile uyuyamadığım ilk gecemdi.. İzmir’de yaşıyorduk ve ananem o günlerde Bursa’dan bize gelmişti.. Bana arkamı dönüp uyumamı söylüyordu ama değil uyumak heyecandan nefes zor alıyordum.. Nasıl uyuyabilirdim ki.. Kardeşimin doğum gecesiydi.. Annemle babam hastanedeydi ve ben de kapının açılıp bizimkilerin kardeşimi getirmelerini bekliyordum..
: )

30 Kasım 1982.. Dünyadaki en güzel duygulardan biri, kardeş sevgisiyle tanıştığım gün.
30 Kasım 2016.. Onun gibi bir kardeşe sahip olmanın ne demek olduğunu asla tam olarak anlatamam. Tam 34 yıldır hayatımda. Bir kez bile kavga etmedik, bir kez bile küsmedik biz kardeşimle 34 yıldır.
Kardeşim, canım, kanım, en çok özlediğim, sırdaşım, dostum, destekçim, sığınağım..
Ne zaman kafam karışsa ilk önce ona danışırım, ne zaman bir derdim olsa ilk önce ona koşarım, ne zaman bir ihtiyacım olsa daima yanımdadır. Hayatta her şeyden yorulduğum zamanlarda, en zor günlerimde huzur bulduğum tek yer onun evi onun yanıdır. Kardeşim diyorum ama bana abilik yaptığı zamanlar daha çoktur. Kararlıdır, azimlidir, fazlasıyla zekidir ve akıllıdır. Hayatta daima istediklerinin peşinden gitmiştir. Başarılıdır. Örnek aldığımdır. Eğitmenimdir. Kahramanımdır. Üstelik tüm bu söylediklerimi inanın kızım da söyler. Onun da kahramanıdır, sırdaşıdır, destekçisidir. Kızım için de müthiş bir abidir. Her şeyini ona danışır, ona anlatır.

Küçükken çok kıskanırdım kardeşimi. Ama kardeş kıskançlığı değil bahsettiğim. Başkalarından kıskanırdım, paylaşamazdım onu kimseyle. Her şeyden korumaya çalışırdım. Kimseye dokundurtmazdım. Çünkü benim kardeşimdi o. Çok istiyolarsa onaların da anneleri kardeş doğursundu. Alkan.. Alkan benim kardeşimdi, canımdı. Fotoğraf 1983 yılından.. Ben 6 yaşındayım ve minicik kollarımla onu sarmışım. :) O da maşallah bir capon tosuncuktu :) Öpmelere sevmelere doyamazdık.

Alkanımm, canımm kardeşim. Ben gerçekten dünyanın en şanslı ablasıyım. Bunu hep böyle hissettim. Senin gibi bir kardeşe sahip olmak bu dünyadaki en güzel şeylerden biri. İyi ki doğdun. İyi ki benim kardeşim sensin. Hep sağlıklı ve mutlu ol ve sevdiklerinle bir arada bol kahkahalı bir ömrün olsun. Seni çok seviyorum.

13 Ağustos 2016

40


Yıllar geçiyor..
Bazı şeyler artarken bazı şeyler de azalıyor insanın içinde..
Sanırım yılların benden en çok alıp götürdüğü şey “tutku” olmuş..
En yakınlarım bunu çok iyi bilir..
Çok mutlu ve sevdiklerimle dolu bir hayatım var.
Ama yıllar öncesinde kalan o tutkulu kadını bazen içim sızlayarak hatırlıyor ve özlüyorum..

Noir Désir’ın bir şarkısı vardı o yıllarda beni savurup duran ve benzeri olmayan..
L'Appartement..
Sonra grup dağıldı ve o sesi de çok özledim ben yıllardır..
Sanki onlarla birlikte yitip gitmişti bende de tutku..
O sesin yeniden bir şarkıyla karşıma çıkmasını ve içimdeki ölen tutkuları uyandırabilmesini dilerdim bazen..

40.yaşımın bana en güzel hediyelerinden biri bu oldu işte..
Grubun adı değişmiş.. Détroit olmuş.. Bazı farklılıklar da var elbet..
Ama.. 
Ama o ses beni aldı yine ve savurdu içimdeki soğuk küllerin altında kalmış közlerin arasına..
Albüm müthiş.. Ama öyle bir 3 şarkı var ki.. ne diyeyim..
Sarsıcı bir tutku yeniden..
Ma Muse, Le Fleuve, Ange De Désolation..
Öyleyse ne diyelim 41. yaşım bana, bu şarkılarda birlikte savrulabileceğim tutkulu bir aşk getirsin :)

30 Haziran 2016

karanlık


Ruhumuz karardıkça kararıyor.. Yaşanmaz oluyor ülkem.. Ne yana dönsen karanlık.. Ne yana dönsen uçurum..

Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu 

21 Mayıs 2016

gör(me)


Bazen, daha fazladır her şey..
Görmediklerimizi de görebilmek için, gördüklerimizi görmememiz gerekir..

Yazı ve Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu

13 Mayıs 2016



Kendine odaklandıkça artar yalnızlığın..
Başkalarına odaklandıkça da kendine yabancılığın..
Bu ikilemde tükenir gider hayatın..

Yazı ve Fotoğraf: Fatoş Avcıoğlu

11 Ocak 2016

7.Oda'nın 2015 EN'leri


En Yabancı Film: Çok fazla güzel film izlediğim bir yıl oldu aslında.. Ama en filmimi tereddütsüz seçiyorum:  Carol.. Tek kelimeyle büyüleyiciydi.. Filmde beni en çok etkileyen sahne Carol’ın boşanma sahnesiydi. O sahnede Cate Blanchett’ın oyunculuğu kusursuz olmanın ötesindeydi. O elleri.. O ellerini masaya koyuşu.. İnsan resmen ürperiyor o sahnede.. Kadının kırılma anı ve “kendisini” seçtiği andı o.. Ve daha iyi anlatılamazdı.. Biz FilmEkimi’nde izledik ama Şubatta vizyona giriyor.. Yeniden sinemada keyfini çıkarmak için sabırsızlanıyorum.. (Metascore:95)

En Türk FilmiAbluka.. Hiçbir politik karakter olmadan ve hatta konusu da politik olmadan nasıl bir “politik gerilim filmi” yapılır.. Cevabı bu filmde.. Paronaya bölümlerindeki ses kullanımı ve hatta bütün bir film boyunca ses kullanımı etkileyiciydi. Venedik Film Festivalinde Özel Jüri Ödülünü alması boşuna değil.. Kesinlikle değişik ve başarılı bir film.

En Dizi: Bu sene Game of Thrones dışında başka bir dizi daha keşfettim ve iki sezoununu da çok sevdim: True Dedective

En KitapFilm Yönetmek Üzerine – David Mamet.. Bu kadar ince bir kitapta bu kadar çok şey nasıl anlatılır!! Bir çırpıda bitiriyorsunuz.. Defalarca okuyorsunuz.. Alt çizmeye kalkmayın her satırı çiziyorsunuz :)

En Dergi: Yeni bir dergiyle tanıştık bu yıl.. PsikeSinema .. 
Meselesi anlatmak olan: Sinema.. Meselesi anlamak ve çözmek olan: Psikiyatri
En sevdiğim ikili :)

En Şarkı: Eski evet ama ben bu yıl keşfettim ne yapayım.. Duman – Öyle Dertli .. Bu yıl en çok sevdiğim şarkı oldu..

En Konser: Bu sene hiç konsere gidemedim :(

En Görsel:  Yıllar sonra doğduğum topraklara gittim bu yıl iki kez.. Çifte vatandaşlık işlemlerini başlattık bir yandan.. Orada sanki hayat yavaşlatılmış gibi.. Ağır çekim bir film izliyormuşum gibiydi gözlerimin önünde akıp giden kent.. Sakin, yeşil, huzurlu.. Yukarıdaki fotoğraf gibi niceleri bu yıl görsellerim..

En Mekan: Bu yıl benim hayatımı ele geçiren ve elbette ikinci yuvamız olan Cafe 7.ODA :)

En Yiyecek/İçecek: Cafe 7.Oda’nın Mantısı :)

En Kötü Olay: 8 yıldır bizimle olan Bıcırımız öldü :(

En İyi Olay: Çok iyi olaylar var “en”im yok :)

En Koku
: Bu yıl yeni bir koku ile tanışmadım.. Yıllardır olduğu gibi kadında hala Dior Addict zirvede..

En Cümleİlaç ile zehir arasındaki fark, dozudur..

28 Eylül 2015

Kısa Film


Gökyüzünde rüzgarla birlikte sürekli yer değiştiren renkli bulutları izlemek kadar heyecan vericiydi..
Zaman anlamını yitirmiş, durmuş gibiydi..
Başdöndüren bir koku kaplamıştı her yeri..
Güzel olmasına güzeldi..
Ama ben "açılış sahnesi"ni izliyorum diye pür dikkat kesilmişken kadraja, meğer filmin tamamı o kadarmış ki..

13 Ağustos 2015

39


Geçsin bakalım zaman bildiği gibi.. Nasıl olsa içimde benimle birlikte yaşlanıyor..Uzak bir rüzgarın hayali...




17 Şubat 2015

Hoçakal Bıcır



Bugün bizim için kara bir gün oldu.. 8 yıldır bizimle birlikte, ailemizin bir parçası olan kuşumuz öldü :( 


Kızım neredeyse onunla birlikte büyüdü.. Öykü 7 yaşındayken, Bıcır minicik bir yavruyken almıştık.. Daha yürüyemiyor ve uçamıyordu bile.. Çabucak alışmıştı bize.. Bıcırın kafesinin kapısı hiçbir zaman kapanmazdı.. Ne zaman isterse girer, ne zaman isterse çıkardı.. Zamanla kafesini sadece uyumak için kullanır oldu.. Diğer zamanlar hep bizim omzumuzda olurdu.. Onunla ilgilenmediğimiz zamanlarda resmen bizimle kavga ederdi.. İlgilenilmeyi pek severdi.. Ama en çok Öyküyü severdi.. Ve sürekli Öykünün peşindeydi. Onların arasındaki bağ bir başka idi.. Evde Öykü varsa hiçbirimize gelmezdi.. Öykü bizimle ilgilense kızar ve gidip Öykünün elini ısırırdı acıtmadan.. Ne zaman Öykü evden çıksa kriz geçirirdi.. Evde deli gibi uçar ve son ses hiç durmadan öterdi.. Dayanamayıp Öyküyü eve geri çağırdığımız bile olurdu.. Öykünün okuldan geliş saatlerini bilir ve o anlar gelince dış kapıya doğru öter, gider portmantoda beklerdi.. Ama Bıcırın en mutlu olduğu anlar 8 yıldır devam eden kitap okuma zamanlarıydı.. Öykü ona her gün en az on beş dakika yüksek sesle kitap okurdu.. Öykü kitap okurken Bıcır Öykünün göğsünde, gagasını Öykünün ağzına dayamış halde sessizce ve hiç kıpırdamadan dururdu.. Sanırdık ki nefes bile almıyor o anlarda.. Sanırım Bıcırın çok konuşmasının en büyük sebebi de buydu.. Cümle bile kurardu ama en fazla söylediği kelime "annecim"di.. Biri dışarı çıkarken ona hoçakal demeyi unutursa kapıya doğru hemen kendisi seslenirdi: "hoşçakal bıcır" diye.. Öyküyü bazen annesi sanar sürekli ilgi isterdi.. Bazense yavrusu sanar gelip beslerdi.. Öyküye yem kusardı..


Onunla ilgili anılarımız anlatmakla bitmez.. Biz nereye gidersek oraya götürürdük.. Her yerde bir evi vardı.. Her evde sevdiği yerler.. O da bizim gibi Bursa-Erdek-İstanbul arasında gezerdi.. Dilekolay 8 yıl.. Uzun bir zaman.. Bütün arkadaşlarımız da çok iyi tanır Bıcırı.. Evimize gelen tüm arkadaşlarımızla konuşurdu.. Öykü okulda, biz işteyken, anneme arkadaş olurdu her gün.. Sabahları birbirimize günaydın derken Bıcıra demeyi unutursak hemen seslenirdi bize "annecim" diye.. Günaydın Bıcır derdik, susardı..


Bugün bir kaza sonucu öldü bizim Bıcırımız.. Öykü görür görmez hemen koştu avucuna aldı ve son nefesini çok sevdiği Öyküsünün ellerinde verdi.. Sonrası sessiz bir ağlayış hepimiz için.. Tüm gün ağladık hepimiz desem yalan olmaz.. Öykü akşam babam gelip de gömene kadar saatlerce avucunda tuttu.. sevdi.. kokladı.. ağladı.. yukarıdaki fotoğraf son hatıra.. ağlarken sızdı bir ara Öykü.. Onun çocukluk arkadaşıydı.. Çok kolay olmadı veda etmek..


Ömrü bu kadarmış.. 8 yıl çok mutlu bir hayatı oldu, çok sevildi diyerek kendimizi avutmaya çalışıyoruz ama .. ama işte.. Bıcırın yokluğu öyle kolay geçecek gibi değil üstümüzden.. Pencere kenarında ona özel oyun alanı, oyun arkadaşları ve yemesi için saksıda otları bile vardı.. Karşıdan büyük kargalar uçtuğunda birden hıphızlı uçar bize gelir saklanırdı.. göğsü inip kalkardı.. oysa bugün göğsü bir daha hiç inip kalkmayacak şekilde durdu..


Kendi evinde kendi bahçesinde olsun dedik.. Terastaki ağaçlarımızın birinin dibine gömdük bu gece.. Ne diyebilirim ki.. Onu çok özleyeceğiz.. çok..

1 Ocak 2015

7.oda'nın 2014 Enleri



Kovacs - My Love



En Yabancı Film: Muhteşem Güzellik / The Great Beauty / La Grande Belezza : Her izlendiğinde farklı detaylar yakalanabilecek, kazdıkça bitmeyen bir kuyu gibi.. Görüntüleriyle, müzikleriyle doyumsuz bir zevk bu filmi izlemek.. Akademide En İyi Yabancı Film ödülünü alması boşuna değil..

En Türk Filmi: Kış Uykusu / Winter Sleep : Altın Palmiyeyi de kazanan ve ağır ağır inen bir tokat gibi film.. İnsanı sinema solununda koltuğa mıhlayan ve gerçek bir film izleme keyfi yaşatan uzun soluklu bir derin hikaye anlatımı..

En Dizi: Game of Thrones / Taht Oyunları: Kızımın ısrarı ile başlayıp soluksuz izleyip uykusuz kaldığım dizi..

En Kitap: Politik Kamera – Michael Ryan & Douglas Kellner: Altmışlı yılların sonlarından seksenlerin ortalarına kadar hızla sağa yöneldiği bir dönemde Hollywod sinemasının bu yönelime nasıl karşılık verdiğini ele alan, kültür ile politika arasındaki ilişkiye dikkat çeken bir üslupla yazılmış eleştirel bir inceleme.

En Dergi: Psikeart : Hazine gibi bir dergi, eski sayılarını da toparlamak istiyorum.

En Şarkı: My Love - Kovacs: Bu yıl yeni ve farklı 4 şarkı keşfettim ama My Love ciddi bir farkla "en"imi ele geçirdi..

En Konser: The Wanton Bishops: Onları canlı dinlemek çok keyifliydi..

En Görsel: cafe 7.ODA Logosu: 3 ay aralıksız gece gündüz üzerinde düşünülen, denenen ve artık Ertan'ı çıldırtma noktasına getirdiğim logo çalışmaları :) Ama sonunda muhteşem bir şey ortaya çıktı..

En Mekan: elbette ikinci yuvamız olan Cafe 7.ODA :)

En Yiyecek/İçecek: 7.ODA Burger: An itibariyle farkettim ki bir fotoğrafını çekmemişiz 7.Oda Burgerin :(

En Kötü Olay: Birkaç dolandırılma hikayesi..  (Cenk Çalışır'ın bir solukta okuduğum Kan Yağmuru adlı kitabında dediği gibi: -Kötüler niçin kazanıyor biliyor musun? -İyiler onları Allah'a havale ettiği için!)

En İyi Olay: Hayallerimdeki gibi bir cafeye sahip olmak.. Uzun ve yorucu bir inşaat sürecinden sonra ortaya harika bir iş çıktı doğrusu :) Sinema, Edebiyat, Fotoğraf Atölyeleri olan (pek yakında Go Atölyesi de başlayacak), kütüphane ve toplantı odası olan, masalarında aylı dergileri olan, az ama lezzetli yiyecekleri, nefis kahveleri olan, huzur kokan ve içinde keyifli anlar yaşanan bir cafe..

En Koku: Kadında hala Dior Addict, erkekte Calvin Klein Free Sport : Yıllardır kadın kokusu değişmedi.. sanırım on yılı bulmuştur bu kokuyla bütünleşeli.. ama yıllar sonra erkek kokusu değişti.. bu yıl farklı bir koku ile tanıştı duyularım..

En Cümle: oysa sırlar aynanın ardındadır !..


6 Kasım 2014

yola çıkmalı..





"Yaz gibi bir sonbahar günü yakalamışsan yola çıkmalı.." dedim..




"Yola çıkmalı, 
kapı arkasında gülümseyen sürprizlerle karşılaşmak için.."
dedi..



Desireless - Voyage, Voyage

14 Ekim 2014




Avril Lavigne - I'am With You


bilmediğim bir kentin bilmediğim sokaklarında geziyorum günlerdir.. denizden kilometrelerce uzağım.. yüksek rakımı nefesimi yetersiz kılıyor.. ellerim üşüdüğünde onun sesine sarılıyorum.. ballı ıhlamur arıyorum kentte.. henüz kış gelmedi diyorlar, adaçayı verelim.. oturuyorum.. burada zaman benim kentimdeki gibi değil.. daha yavaş akıyor her şey.. telaş yok.. içime giden yollar daha kısa bu yüzden.. uzun soluklar alıyorum.. nefesimi kesen kentin rakımı mı sadece, yoksa o mu.. bilemiyorum.. doğunun soğuğu usulca tenime işliyor.. keskin, temiz bir soğuk.. ince ince nüfuz ediyor içime.. üşüyorum.. henüz kış gelmedi diyorlar.. oysa bu bir kar soğuğu.. havada kar kokusu var duyumsuyorum.. onlar hissedemiyorlar.. battaniye istiyorum asansörün hemen karşısındaki odama.. yemeklerini deniyorum her gün değişik yerlerde.. henüz bilmiyorum neyi ile ünlü.. henüz gezemedim pek çok yerini.. vücudumun bu kente direncini kırmaya çalışıyorum günlerdir.. önce başımı ağrıttı sonra kemiklerimi.. yüksek basınç vücudumu zorluyor.. gözüme bir kitapçı kestirdim iki gün önce.. hem kendime hem ona kitap almaya gideceğim bugün.. ama şimdi üşüyorum.. hiç bilmediğim bir kentin hiç bilmediğim sokaklarında geziyorum günlerdir.. üşüdükçe ona daha çok sokuluyorum.. kocaman kolları ve sıcacık kuytusunda kayboluyorum.. elleri parmaklarımın arasından geçerken içindeki bütün isteği hissediyorum.. bana sarıldığı an eriyor içimdeki tüm korkular.. eriyip akıyorlar bedenimden dışarı.. güven böyle bir şeymiş demek diyorum.. hiç farkında değilken güven ihtiyacımın.. o olanca büyüklüğü ile karşıma çıkıp her şeyi veriyor bana.. hatırlatıyor içimi.. zaman burada bazen hiç kıpırdamıyor.. derin nefesler alıyorum.. susmak ve sadece onu dinlemek istiyorum.. sesindeki güç çepeçevre sarıyor beni.. hiç susmasın istiyorum.. onu çok iyi tanıyor olmalıyım.. öyle hissediyorum.. ama onu bilmiyorum.. peri kızı diyor bana.. bilmiyor henüz kanatlarım kopuk.. söyleyemiyorum.. soyunup karşısında, kanatlarımın koptuğu yerlere dokunmasını istiyorum.. susuyorum.. gel diyor.. üşüme.. sırtımı göğsüne yaslıyorum.. soğuk ellerimi avuçlarının içine bırakıyorum.. derin bir nefes alıyorum.. hayat güzel diyorum.. bu kuytu bu sıcaklık benim için diyorum.. bilmediğim bir kentin bilmediğim sokaklarında yürüyorum günlerdir.. üşüdükçe ona daha çok sokuluyorum.. bilmediğim bir caddede bilmediğim bir otelin 503 numaralı odasına gidiyorum gecelerdir.. uyumak için onun derin kuyusuna bırakıyorum kendimi.. bir battaniyenin altında sıcak ve güvenli.. korkmadan kayboluyorum..

3 Ekim 2014



Sinema dünyasının unutulmaz karakterlerinin beyazperdeden çıkıp bedene büründüğü bir parti ile açılışını yapan Cafe 7.ODA Bursalılardan büyük beğeni aldı.

Sanat ve eğlenceyi bir arada sunmayı hedefleyen Cafe 7.ODA geçen Cumartesi günü ilginç bir kokteyl ile kapılarını Bursalılara açtı. Cafe 7.ODA'da yeme içme hizmetinin yanı sıra sinema, edebiyat ve fotoğraf atölyelerinin de olduğunu belirten işletmeci Fatoş Avcıoğlu, Bursalıların arkadaşlarıyla buluşup hoş sohbet ederken aynı zamanda sanatsal açıdan da doyuma ulaşacakları, kitap ve dergileri okuyabilecekleri bir mekan tasarladıklarını açıkladı. Atölye odasının yanı sıra kütüphane ve toplantı odası da bulunan Cafe 7.ODA’da okuma kulübü de kurulacaktır.



Açılış için yapılan özel kokteylde unutulmaz sinema karakterleri Charlie Chaplin, Frida, Otomatik Portakal (Alex), Zeyna, Siyah Kuğu, Makas Eller (Edward Scissorhands) , Joker ve Kont Dracula ile karşılaşan Bursalılar bol bol hatıra fotoğrafı çektirdiler. Ünlü karakterleri makyaj ve kostümler eşliğinde birebir canlandıran genç oyuncuların kestiği kurdele ile başlayan geceye Bursa'nın tanınmış simalarının yanı sıra ünlü oyuncular Ali Düşenkalkar ve Necati Bilgiç de katıldı.



Bir günde iki açılış
Açılışa gelen misafirlerine Charlie Chaplin temalı kitap ayraçlarının dağıtıldığı Cafe 7.ODA'da aynı zamanda fotoğraf sanatçısı Meral Kuru'nun Nadas isimli fotoğraf sergisi de izlenime açıldı. Mekanda fotoğraf, resim gibi görsel sanat eserlerinin de sık sık sergileneceğinin müjdesi veren işletmeci Fatoş Avcıoğlu, ilk sergileme olarak özellikle genç ve başarılı fotoğraf sanatçısı Meral Kuru'nun Nadas isimli fotoğraf sergisini seçtiklerini, Bursa'nın değerlerini ön plana çıkarmak istediklerini vurguladı. 


26 Eylül 2014



"Heeey ben bir hayalime kavuştum; hem atölyeleri olan, hem kütüphanesi olan, her bir köşesini kendimin tasarladığı bir cafe açtım." demek istiyorum aylardır.. Her gece, cafeyi kapattıktan sonra yazayım diyorum ama .. ama bu nasıl bir koşturmacadır.. 14 Temmuzdan beri günde 14 saat koşturuyorum :) Yatağa nasıl gittiğimi bilmiyorum geceleri. Ama inanılmaz keyifli elbette. Bunca yoğunluktan nasıl şikayet edilmez.. İnsan sevdiği işi yapıyorsa.. İnsan hayaline kavuştuysa.. İnsan sevdikleriyle beraberse her gün.. İnsan etrafında ona sürekli yardım eden dostları varsa.. 14 saat değil çok daha fazla çalışsa bile şikayet etmiyor, mutlu oluyor..



E artık, açılış partimize ramak kala azıcık vakit yaratıp oturdum blogumun başına. Beş dakika vaktim var. Açılış için kokteyl masalarını almaya gideceğiz.. Bir ara uzun uzun anlatırım Cafe 7.ODA'nın hikayesini. Siz şimdi her şeyi boşverin. Yarın akşam bol sürprizli bir açılış partimizi var.. Kaçırmayın :)

14 Mayıs 2014

Yepyeni Bir Tatil



The Black Keys - She's Long Gonna

Birkaç kez kendi kendime, tek bir başıma, keyif için bir kadeh kırmızı şarap içmişliğim var ömrümde.. Özellike bu yaz plaktan bir Tim Buckley şarkısı dinlerken..
Hayatım boyunca "sadece birkaç kez" diyorum "yalnız başıma içtim".. Çünkü alkol sadece arkadaşlarla içilince keyifli bir şey benim için..
Yalnızken içmemin hiçbir anlamı yok..
Ama bu gece, olanca yorgunluğumun üzerine, bütün gün inşaat ve ustalarla uğraşmışken, kafamda binbir türlü dert varken, evi temizlemişken, ders çalışmışken, kızım ve film okuma atölyemde arkadaşlarla keyiflenmişken.. Gecenin bir vakti yere uzanmış müzik dinliyorken.. öfkeyle kalkıp bir bira açmışsam, yolunda olmayan şeyler var demek ki içimde.. Çünkü ben ilk kez kendi başıma, bir başıma, tek başıma, bira içtim.. Ve ilk kez bu keyif için değildi..
Bu iyi değil..
Sanki olması gerekenler, olması gereken yerde değil..
Olmaması gerekenler ise olmaması gereken yerlerde..
Hayatımın bu en yoğun döneminde, değil dinlenmek uyumaya zor vakit buluyorken, nasıl oluyor da yine de içimi karıştırmaya vakit buluyorum şaşılası..
Her şeye gücüm yetmiyor elbet..
Yalnız mücadele etmek hiç kolay değil bunca şeyle..
Ama inadım tutmaya görsün işte benim de..
En büyük sığınağım inadım..
Biliyorum en acil ihtiyacım bir tatil..
Yeni, yepyeni bir yerlere..
Yeni, yepyeni bir şekilde dönüş için..
Aç şimdi yukarıdaki şarkıyı dinle..
Şerefe..



10 Şubat 2014

Bir Vampir Hikayesi



Jelonek - Funeral of Provincial Vampire


“Hikâyem asla anlatılamaz. Sığındığımız her yerde tekrar tekrar yazıyorum. Söyleyemediklerimi yazıyorum. Gerçeği. Bildiğim her şeyi yazıp, ardından rüzgâra bırakıyorum sayfaları. Belki kuşlar okuyabilir onları.”

Eleanor’un bir kâğıda muhteşem bir el yazısı ile yukarıdaki satırları yazıp rüzgâra bıraktığı filmin açılış sahnesi, söylüyordu aslında bize her şeyi. Bu bir vampir filminden çok hikayesini anlatamayan kadınların filmiydi.. Anlatmak isteyen ama anlatmaması gereken kadınların.. Çünkü kadınlar vampirdi.. Vampirliklerini bir lanet gibi taşıyorlardı.. Ve hikâyelerini anlattıklarında yaşama şansları yoktu.


Olay örgüsü süresi birkaç haftaya dayansa da, hikâye süresi 200 yılı buluyordu Bir Vampir Hikayesi’nin. 200 yıldır yaşayan vampir bir anne ve kızı; erkek egemen bir dünyada insan görüntüsü altında vampir olduklarını gizleyerek yaşam mücadelesi verirken, yine erkek egemen bir vampir dünyasında da “kardeşlik” adı verilen erkek vampirler birliğinden kaçıyorlardı ölmemek için. Kısacası erkeklerin dünyalarında ayakta durmaya çalışan iki kadının yaşam savaşı idi izlediğimiz.






Lineer ilerlemeyen kurgu yapısı ile öğreniyorduk annenin ve kızın nasıl vampir olduklarını.. Hikayelerini.. Ve daha da anlıyorduk ki evet film iki vampirden çok yaralı iki kadının hikâyesiydi.




Anne vampir Clara, hikâyesini hiç kimseye anlatmıyor. Çünkü yaşadığı her şeyin bilincinde. Kızını daima koruyor. Gittikleri kasabalarda ölüler arttıkça ve insanların onların vampir olduğunu anlama riski ortaya çıktıkça başka bir kasabaya göç ediyorlar. Eleanor bu durumdan rahatsız, sürekli taşınmaktan ve göçebelikten bıkmış olsa da anne tehlikenin farkında, anne gerçekçi. Gerçekçi olduğu için acımasız olmak zorunda. İnsanlara yakalanma korkuları yetmiyormuş gibi bir de peşlerinde erkek vampirler var. Çünkü “kardeşlik” kurallarına göre bu kadınların ölmesi gerekli. Clara gittikleri kasabalarda birkaç haftalığına barınmalarını sağlamak için bedenini satıyor. Eleanor ise sürekli hikâyesini anlatabilmek derdinde. Sanki hikâyesini anlattığında gerçekten var olabilecek. Paylaşamadığı, saklandığı, kaçtığı, yalan söylediği her an kendinden uzaklaşıyor. Eleanor sadece ölümü arzulayan ihtiyarların kanını emiyor. Ve şimdiye kadar izlediğim tüm filmlerde vampirlerin beslenme ihtiyaçları doğduğunda köpek dişleri uzar ve ısırırlardı. Ama bu anne kız vampirlerin başparmaklarının tırnakları uzuyor ve damarı o tırnakla delip kanı emiyorlar.




Filmdeki özellikle Eleanor üzerinde yoğunlaşan dramatik yapısını sevdim. Diş yerine tırnak uzaması değişikliğini sevdim. Mekan seçimleri de çok iyiydi, hem günümüz hem de 200 yıl öncesinin. Ama filmin “bu olmadı işte” dediğim, zayıf kaldığı bir yanı var. Final! Feminist bir vampir hikâyesi gibi akan film finalde altüstü oluyor. Çünkü iki kadının da kurtulduğu “mutlu son”u bir erkeğe borçlular! Film boyunca insan olsun vampir olsun bütün erkek karakterler biraz zayıf kalmıştı zaten. Nitelikli bir kadın erkek mücadelesi çok hissedilir değildi ama buna rağmen finalde özgürlüklerini bir erkeğin “bağışlaması” hiç olmadı.



Yönetmen Neil Jordan’ın filmografisine baktığımızda da 3 korku filminde de derdinin “hikâye anlatmak” olduğunu görüyoruz. The Company of Wolves / Kurtlar Sofrası’nda masalların ve masal anlatma geleneğinin, bilinçaltımızda kurguladığımız hikâyelere önemli bir esin kaynağı olduğu gösterilir. Interview with the Vampire / Vampirle Görüşme’de de vampir olduğunu iddia eden bir adamın röportajlarıyla öğreniriz esas hikâyeyi. Ve işte şimdi Byzantium / Bir Vampir Hikayesi’nde de iki kadının kendi hikayelerini anlatamıyor oluşlarının trajik hikayesi var.





Jordan bu konu hakkındaki görüşlerini seyirciye aslında filmin bir yerinde “oyun içinde oyun” yaparak da söylüyor.. Eleanor yaratıcı yazarlık için bir derse katılır. Derse katılan herkes yere sırtüstü uzanmıştır. Ve gözleri kapalı eğitmeni dinlerler. Eğitmen der ki: “İnsanlar hikâye anlatma ihtiyacı duyar. Temel bir kuraldır bu, birleştiricidir. Hikâyeler sayesinde kendimizi ve bu dünyayı anlamaya başlarız. Şimdi gözlerinizi kapatın. Yaratıcılığımızın başlangıç noktası kendi tecrübelerimizdir. Erken dönem çocukluğunuzu düşünün. Ve isminizi söylediğimde bana bir anınızı, bir detayı, bir heyecanınızı, bir duyguyu anlatın. Aklınıza ilk gelen şeyi.” Ve açılış sahnesiyle harika bir şekilde bütünleşen, yönetmenin bu göz kırpışı, izlediğimiz görünürdeki vampir filminden başka bir filme götürüyor bizi.. Hikaye(lerimizi) anlatma arzusuna.. :)


Fragman:


31 Aralık 2013

7.oda'nın 2013 Enleri



John Legend - Who Did That to You



En Kitap:
İlk kez okuduğum kitaplardan: Dehşetler ve Uzmanlar.. Son iki yıldır psikolojiye ve psikanalize feci merak sardım. Her zaman sevmiştim psikoterapi öykülerini okumayı ama bu yıl biraz daha bilimsel anlatımlara da yöneldim. Özellikle cinsellik konusu, üzerine en çok okuma yaptığım alan oldu.. Ama şunu da gördüm ki, burası engin bir derya.. Asla yeterli olmayacak ve okunacak kitaplar asla bitmeyecek! Almak ve okumak istediğim pek çok kitap var sırada..
Yeni okuduğum kitaplardan En kitabım Dehşetler ve Uzmanlar ama bir de daha önce okuduğum kitaplardan birini bu yıl yeniden okudum ki bu kitap yıllar önce okuduğumda da kelimeleriyle başımı döndürmüştü. Ve en sevdiğim kitaplarım arasına girmişti. Nü Peride.. Yıllar sonra cesaretle “IsırganOtu kitaplarım” rafımdan alarak yeniden okuduğum bu müthiş kitap beni yine büyüledi. Dehlizlerin rutubet kokusunu burnumda hissetim yeniden.. İnsan 115 sayfalık bu incecik kitaptan nasıl bunca yoğun, kalabalık ve dolu bir roman çıktığına inanamıyor.. Hakan Akdoğan’ın diğer kitapları da okunacaklar listeme yerleşiyor.


En Yazar: Adam Phillips


En Yabancı Film: Son yılların en çok film izlediğim yılı 2013 oldu! O kadar da çok iyi film izledim ki.. Beasts of the Southern Wild / Düşler Diyarı'ndan tutun da Circles / Kesişen Hayatlar’a kadar en filmlerim listeme girecek pek çok başarılı etkileyici film izledim. Ama EN Filmim kesinlikle: Blue is the Warmest Color / Mavi En Sıcak Renktir !


En Türk Filmi: Belçim Bilgin'in berbat oyunculuğunu görmezden gelmemi sağlayacak kadar iyi bir filmdi.. Kıvanç Tatlıtuğ'a karşı bütün önyargılarımı da kırdı film ayrıca: Kelebeğin Rüyası !


En Dizi: Breaking Bad! Hayranlıkla bir daha izleyebilirim!


En Şarkı: Burada epey zorlanıyorum. O kadar farklı gruplar ve o kadar güzel şarkılarla tanıştım ki bu yıl! Elbette Rammstein albüm çıkarsaydı, burada kesin bir Rammstein şarkısı olurdu. 3 şarkı arasında kıyasıya bir rekabet var içimde.. Şu listemden son 12 aya baktığımda da zaten belli.. Evet en fazla The Black Keys’ten Too Afraid To Love You şarkısını dinlemişim, neredeyse bütün bir yaz her akşam bu şarkıyı dinledim.. Plak dinlemek istediğimde Tim Buckley’den Sweet Surrender, plak dinlemediğim kalan her zamanda da Too Afraid To Love You.. İkinci sıradaki şarkım ise tüm ilkbahar dinlediğim John Legend’ten Who did that to You idi.. Ve son olarak iki aydır aralıksız dinlediğim şarkı ise Beach House’tan Take Care.. Ne yapacağız şimdi? Bu 3 şarkıdan hangisi benim için EN? Gözlerimi kapatıyorum ve üç şarkıyı da bir kez daha dinliyorum.. Ve evet seçtim, bu şarkı beni tuhaf bir şekilde aşk özlemine sürüklüyor içimde.. En şarkım : TAKE CARE..


En Grup: En şarkıyı Take Care e versem de, en grubum kesinlikle The Black Keys 2013 için..


En Fotoğraf: Siyah beyaz fotoğraf tutkum hiç geçmeyecek.. Eğik plan da öyle : My Daughter


En İçecek/Yiyecek : İlk kez denediğim Laphroaig marka isli viskiyi çok sevdim.. İçtikten sonra genzimde bıraktığı is tadı öyle böyle değil, müthiş! Yiyecekte yeni bir şey keşfetmedim sanırım bu yıl..


En Koku: Yine Addict! Bu kokudan asla vazgeçemeyeceğim.


En Kötü Olay: 26 yıllık arkadaşım Nurcanımın aniden hayata veda edişi.. 


En Güzel Olay: Kardeşimin ve Gizmonun nişanı ve kapakbak’ın açılması ve “7.oda Sinema Kulübü”nü kurmam ve sürekli filmler analizler ve etkinliklerle birlikte sayıca da her geçen gün büyümemiz gibi pek çok güzel olay olsa da en güzel en heyecanlı olay: “Cafe 7.oda” yı açmaya karar verişimiz! (Detayları bir başka yazıda, mekanın tadilati başladığı gün anlatacağım.)


Gezdiğim Yerler: Ankara, Ayvalık ve Cunda, Erdek, Ocaklar, Turanlar, Trilye, Eskişehir ve yine yeniden hep İstanbul..


Gittiğim Konserler: Roger Waters The Wall, Tanita Tikaram, Riff Cohen.


2013'ün En Cümlesi: "En iyisi savaşmaktan vazgeçmektir, bırak gitsin. Sürekli bir şeyleri düzeltmeye çalışmaktan vazgeç. Bir şeyden ne kadar çok kaçarsan o kadar uzun süre ona katlanmak zorunda kalırsın. Bir şeyle savaştığında, onu sadece daha da güçlendirirsin. Yapmak istediğin şeyi yapma. Yapmak istemediğin şeyleri yap. Sana istememen gerektiği öğretilmiş olan şeyleri yap. Seni en çok korkutan şeyleri yap." - Chuck Palahniuk –


Gelelim yazımda kullandığım fotoğraf ve şarkının sebebine..

Bu fotoğrafı kullandım çünkü kızımla son aylarda artık gerçekten çok iyi iki dost olduk.. Oysa 2013’ün başlarında ergenlikteki anne-kız çatışmasını birisi çok güzel kullanarak ve bir sürü şey anlatarak kızımın benden resmen nefret etmesini sağlamıştı. Ciddi anlamda çok zor bir kış geçirdik ikimiz de.. Ama kızım büyüyor.. Ve büyüdükçe her şey değişiyor, düşünüyor, gözlemliyor, anlıyor. Ve işte artık yaz itibariyle 360 derece döndürdük aramızdaki ilişkiyi. Şimdi ikimiz; sırdaş, etkinlik arkadaşı, dertdaş, dost, anne-kız ve deliyiz. Öyle bir dostuz ki hem de; geçenlerde beni fazlasıyla üzen bir olay olmuştu, bütün gün ağlamıştım, okuldan gelince gözlerimden anlayan kızım ne olduğunu sorduğunda ikimiz oturduk dertleştik, anlattım ona. Sonra ben derse gitmek zorundaydım, gittim. Gece eve döndüğümde beni bir sürpriz bekliyordu: Kızım, youtube’dan şarap açmasını öğrenmiş, evdeki şarabı açmış, ikimize (kendisine küçük bana büyük) kadehlere koymuş, bir video hazırlamış, videoda kendisi pankartlar eşliğinde doğaçlama bir konuşma yapıyor bana 10 dakika kadar, inanılmaz bir konuşmaydı!! Ve sehpada kadehlerin arasında bir not: “Videoyu izledikten sonra, kadehlerimizi alıp odama gel” O an videoyu izlerken, yaşadığım hisleri anlatmama imkan yok.. Evet 2013 yılı bana çok iyi bir dost kazandırdı.. O benim kızım!

Bu şarkıyı kullandım çünkü kararsız kaldığım 3 şarkıdan 2sini zaten bu yıl yazılarımda kullanmıştım:
Take Care: Mavi En Sıcak Renktir
Too Afraid To Love You: Haydi Öpüşelim
Bu yüzden tüm ilkbahar dinlediğim John Legend'in şarkısını da bu yazıma koyuyorum.


Evet sizin 2013 enleriniz neler?
En kitabınızdan başlayın bakalım dökülmeye..


Hepinize bol filmli, bol kitaplı, bol şarkılı, bol fotoğraflı, güzel kokulu, tutkulu, mutlu ve umutlu bir 2014 yılı diliyorum..

26 Aralık 2013



Mehmet Erdem - Gülmek İçin Yaratılmış


“Yarayla alay eder, yaralanmamış olan” filme adını da veren Shakespeare’in sonesinden bu mısra filmi de ne kadar güzel anlatıyordu aslında.. Herkes kendi derdindeydi.. Herkesin en büyük derdi kendiydi.. Bir başkasının yaralarını göremiyordu hiç kimse.. Öyle ya kendi yaraları o kadar şiddetli kanıyordu ki, kendi yaralarına tuz aramakla o kadar meşgullerdi ki, gözlerinin başka bir yarayı idrak etmesi çok zordu.. Ya hiç görmüyorlardı.. Ya da geç kalıyorlardı..

Cemal de geç kalmıştı.. Çok sevdiği karısının aslında ne kadar yaralı olduğunu, onu kaybettikten sonra anlamıştı..

Sen Aydınlatırsın Geceyi.. Varoluş Sıkıntısı üzerine çarpıcı bir film.. Varoluşun ne denli karanlık, çetrefilli ve gerçeküstü olduğunu ne de güzel anlattı Onur Ünlü bize; gökten yağan taşlar eşliğinde,  intiharlı açılışıyla ve umutların havada asılı kaldığı finaliyle..

Çaresizdi insanlar.. Çaresizdik hepimiz.. Endişe içinde çırpınıyordu aslında herkes.. Sahip oldukları süper güçler bile yetmiyordu hayatlarını düzeltmeye, sorunlarından kurtulmaya.. Aksine bu süper güçleri işleri ve dolayısıyla hayatlarını daha da karmaşık hale getiriyordu.. Kişiliklerini paramparça ediyordu..

Evet gerçekten de süper güçlere sahiptiler ama bu hiçbir işlerine yaramıyordu.

Başkarakterimiz Cemal örneğin.. Duvarların ardını görebiliyordu, önünde hiçbir duvar yoktu.. Ama duvarların ardını görebilmesi onu şüpheye ve endişeye itti. Ve parçaları yanlış birleştirdi. Karısını kaybetmesine sebep oldu..

Cemalin karısı Yasemin.. Dokunmadan eşyaların yerlerini değiştirebiliyordu mesela.. Ama yetmemişti onu kuzeninin kötülüklerinden korumaya..

Kitapçı kız.. Zamanı durdurabiliyordu.. Ama yetmemişti hayatını düzene sokmaya, sevdiği adamın sevgisini kazanmaya bu müthiş güç..

Ölmeyen adam.. Belki de herkesin sahip olmak istediği bir özellikti ölmemek.. Ama o müthiş sahnede, Cemal onu vurduktan sonra birlikte sigara içerken bir hayat dersi veriyordu bizlere.. Ölmemek öyle sandığımız gibi güzel bir lütuf değildi.. Cezaydı.. Çünkü diyordu ölemeyen adam, çünkü hiçbir şeyden korkun kalmıyor Cemal diyordu.. Bu da insanın kişiliğini bitiriyor, ar damarını çatlatıyor, namussuzun teki olup çıkıyorsun. Çünkü yok kimseden korkun Cemal diyordu..

Kalıyorduk öylece koltuklarımızda bizler de.. Düşünüyorduk.. 

Kan ağlayan doktor, silahsız avcı, görünmez öğretmen, dev..
İki güneşli, üç aylı bir gökyüzüne sahip kasaba..


Yönetmen: Onur Ünlü
Oyuncular: Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez, Ezgi Mola, Derya Alabora, Ercan Kesal, Ahmet Mümtaz Taylan, Ayşenil Şamlıoğlu, Nadir Sarıbacak, Cengiz Bozkurt, Serkan Keskin, Tansu Biçer, Kaan Yılmaz

Ödülleri:
32. İstanbul Film Festivali : Altın Lale En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Kurgu, Fipresci Ödülleri



Zeki, komik, olabildiğince hüzünlü! Dram ve komedinin içiçe geçtiği bir kara komedi Sen Aydınlatırsın Geceyi. Ama aslında Cemal’in hikayesi. Film odağına Cemal karakterini alıyor ve film süresince Cemalin olmadığı hiçbir sahneyi izletmiyor bizlere. Biz de Cemalle birlikte duvarların ardını görüyor, biz de Cemalle birlikte şüpheye düşüyor ve yine onunla birlikte pişman oluyorduk. Biz de onunla birlikte bitmeyen endişelerin içine düşüyorduk.. Varoluşumuzun sebebini sorguluyorduk.. Onunla birlikte sone ezberliyorduk.. Evet bu film aslında tek karakter filmi. Diğer herkes Cemalin hayatında olduğu için var filmde.. Cemal bu dünyada niye bulunduğunu bir türlü anlayamıyor.. Sıkıntısı bu.. Ve bundan bahsediyor film de.. Varoluş sancısından..

Film siyah beyaz.. Akhisarda geçiyor. Ama aslında film hem zamansız hem de mekansız.. Herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir kasabada geçiyor sanki..

Bir durum aynı anda nasıl hem acıklı olup hem de komik olabilir. İşte bu trajediyi aktarmayı öyle iyi başarmış ki Onur Ünlü, saygı duymamak imkansız. Ciddi bir meseleyi komik bir şekilde anlatmak kolay değildir. Üstelik de bayağıya kaçmadan. Bir yandan bizi güldürürken film bir yandan da boğazımıza tıkıyor pek çok gerçeği. Bir yandan da oldukça karamsar bir film Sen Aydınlatırsın Geceyi aslında.. Ve zaman zaman çok şiddetli sahneler barındıran.. Cemalin karısını dövdüğü sahnede resmen soluğum kesildi benim izlerken..


Sonra Cemal karısından af dilemek için Shakespeare’in sonelerinden birini  ezberlerken.. Ve bahçede karısına okurken.. Ağlamayla karışık gülüyorduk resmen koltuklarımızda.. Ne kadar acıklı iç burkan bir sahneydi ve bizi nasıl da güldürüyordu..
“yarayla alay eder yaralanmamış olan.
bak nasıl da sararıp soluvermiş tanrıça kederlerden.
sen çok daha parlaksın çünkü...
sen tüm göklerdeki yıldızların ilki,
sen aydınlatırsın geceyi.”

Hatıralarımızdaki gerçekler ile dilimizin karşımızdakine söylediği yalanların aynı anda gösterildiği öznel sahneler muhteşemdi. Cemal annesinin ve kardeşinin nasıl yandıklarını anlatıyordu .. Ama söyledikleri ile arkada öznel olarak gösterilen anı görüntüleri uyuşmuyordu.. Zamanı durduran kız kendi hikayesini anlatıyordu ama arkadaki anı görüntülerinden anlıyorduk ki o da yalan söylüyordu. O kadar iyi bir görüntü dili vardı ki filmin, bütün hikayeyi görüneni ve görünmeyeni, doğrusunu ve yalanı görüntüyle aktarıyordu bize. Büyük bir keyifle izledim şahsen.


Ve Cemalin intiharıyla başlayan müthiş açılış sahnesi, filmin sonunda kendini müthiş final sahnesine bırakıyordu.. Bazen.. ne yaparsan yap olmuyordu işte.. Zamanı durduruyordun, dünya dönmüyordu  ama olmuyordu.. Umutların havada asılı kalıyordu.. Aslında.. Yoktu kimsesi kimsenin..


Fragman: